17 Mayıs 2018 Perşembe

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın İngiltere Temasları


Giriş
Türkiye’de 24 Haziran 2018 tarihinde düzenlenecek olan Başkanlık ve parlamento seçimleri öncesinde muhalefet partileri ve Cumhurbaşkanı adaylarının ve uluslararası basının yoğun eleştirilerine maruz kalan ve döviz kurunda son haftalarda yaşanan artış nedeniyle zor durumda olan Adalet ve Kalkınma Partisi (AK Parti) Genel Başkanı ve Türkiye’nin 12. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, geçtiğimiz günlerde İngiltere’ye giderek çeşitli temaslarda bulundu. Cumhurbaşkanı’nın üç günlük gezisine eşi Emine Erdoğan, Genelkurmay Başkanı Orgeneral Hulusi Akar, Başbakan Yardımcısı Mehmet Şimşek, Dış İşleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu, Adalet Bakanı Abdulhamit Gül, Avrupa Birliği Bakanı ve Başmüzakereci Ömer Çelik, Ekonomi Bakanı Nihat Zeybekçi, Enerji ve Tabii Kaynakları Bakanı Berat Albayrak, İç İşleri Bakanı Süleyman Soylu, Kültür ve Turizm Bakanı Numan Kurtulmuş ve Milli Savunma Bakanı Nurettin Canikli de katıldılar. Bu yazıda, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın İngiltere temasları özetlenecek ve yorumlanacaktır.

Galler Prensi Charles’la Görüşme
Cumhurbaşkanı Erdoğan ve Prens Charles

Cumhurbaşkanı Erdoğan, İngiltere ziyaretinde Clarence House’da Galler Prensi ve İngiliz tahtının varisi Prens Charles’la görüştü. 40 dakika kadar süren görüşme hakkında basına herhangi bir bilgi verilmedi.[1] Erdoğan ve Prens Charles, daha önce 2015 yılında Çanakkale Savaşı’nın 100. yıldönümü kapsamında düzenlenen bir etkinlikte de bir araya gelmiş ve sıcak sohbetleriyle dikkat çekmişlerdi. İngiltere’de tahtın ilk varisi durumundaki Prens Charles, Türkiye ve Kıbrıslı Türkler konusunda daima sıcak mesajlar veren ve Türkiye ile ikili ilişkiler konusunda ılımlı bir isim olarak biliniyor.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Chatham House Konuşması
Cumhurbaşkanı Erdoğan, İngiltere ziyareti kapsamında 1920 yılında kurulan köklü ve prestijli düşünce kuruluşu Chatham House ya da diğer ismiyle Kraliyet Uluslararası İlişkiler Enstitüsü’nde bir konuşma yaptı. Dünyanın en önemli ve etkili kişilerine söz hakkı verilen Chatham House’daki konuşmasına, Erdoğan, Shakespeare’in Hamlet eserine referansla başladı ve Suriye’de ve Filistin’de yaşanan insanlık dramlarını dinleyicilere hatırlattı. Dünyadaki ekonomik eşitsizliklere de vurgu yapan Türkiye Cumhurbaşkanı, uluslararası toplumun bu konularda duyarsız kaldığından yakındı. Terörizm konusunda bile devletler arasında henüz bir uluslararası uzlaşının sağlanamadığını söyleyen Erdoğan, Türkiye’nin IŞİD’e en büyük darbe vuran ülke olduğunu, ama Türkiye’nin müttefiklerinin PYD-YPG teröristlerine açıktan destek verdiklerini hatırlattı. Her zaman Suriye’nin egemenliğini ve toprak bütünlüğünü savunduklarını söyleyen Erdoğan, Suriye’deki olaylar nedeniyle Türkiye’de 3,5 milyon mülteciye baktıklarını ve bu konuda Avrupa Birliği’nden ciddi bir destek alamadıklarını da sözlerine ekledi. Bazı Batılı ülkelerin Kürtlere değil, teröristlere ve terörizme destek verdiklerini iddia eden Erdoğan, FETÖ terör örgütünün de büyük bir suç yapısı olduğunu ve bu konuda İngiltere’den destek beklediklerini açıkladı. Daha sonra Avrupa’daki İslamofobi akımına dikkat çeken Erdoğan, Kudüs’ün statüsünü değiştirmeye yönelik adımların çok yanlış ve tehlikeli olduğunu ve bu sürecin II. Dünya Savaşı öncesine benzediğini söyledi. “Dünya 5’ten büyüktür” söylemlerinin uluslararası düzendeki haksızlıklara karşı geliştirilmiş bir slogan olduğunu vurgulayan Türkiye Cumhurbaşkanı, BM Güvenlik Konseyi’nin yapısının değiştirilmesi ve her ülkenin eşit olması gerektiğini de söyledi. Realizmin temelinde olan “İnsan insanın kurdudur” felsefesine karşı çıkan Erdoğan, Türkiye’nin dış politikasının “girişimci” ve “vicdani” olduğunu söyledi. İnsani yardımlar konusunda bütçesine oranla en büyük katkı yapan ülkenin Türkiye olduğunu da hatırlatan Cumhurbaşkanı, bu konuda çok cömert olmalarına karşın dünyadan yeterince destek alamadıklarını söyledi.

Erdoğan’ın Chatham House konuşması

Daha sonra konuşmasına Suriye ve Orta Doğu sorunlarıyla devam eden Erdoğan, Suriye iç savaşının büyük bir yıkıma yol açtığını ve bu konuda çözüm yönünde daima aktif çaba gösterdiklerini iddia etti. Fırat Kalkanı ve Zeytin Dalı operasyonlarıyla Suriye’deki teröristleri temizlediklerini belirten Erdoğan, Suriye devletinden farklı olarak sivillere asla zarar vermediklerini de ayrıca vurguladı. Konuşmasında İran konusuna da değinen Recep Tayyip Erdoğan, İran’ın uluslararası düzene yapıcı katkılarını önemsediklerini ve İran nükleer anlaşmasının önemli bir diplomatik başarı olduğunu kaydetti. İran’la iyi ilişkiler kurmanın Irak’ın istikrarı açısından da faydalı olacağını söyleyen Erdoğan, Yemen ve Libya’daki gelişmeleri de kendi perspektifinden açıklayarak, bölgesel kaosun terör örgütlerine fayda sağladığının altını çizdi. Daha sonra Kudüs meselesine odaklanan Erdoğan, ABD’nin kararının hukuk dışı ve yanlış bir adım olduğunu ve bunu asla kabul etmediklerini açıkladı. Erdoğan, ABD’nin bu süreçte Filistin Sorunu konusunda arabulucu rolünü kaybettiğini ve uluslararası toplumun harekete geçmesi gerektiğini söyledi. Konuşmasının son bölümünde Türkiye-Avrupa ilişkilerine odaklanan Erdoğan, Avrupa Birliği (AB) üyeliği hedefinden vazgeçmediklerini, ancak müzakere sürecinin AB tarafınca siyasileştirildiğini ve zorlaştırıldığını iddia etti. Türkiye’nin istikrar sağlayıcı bir aktör olarak Balkanlar’da son dönemde bir tehdit unsuru gibi gösterilmesini de kınayan Erdoğan, Kıbrıs Sorunu konusunda da Kıbrıslı Türklerin çabalarının görmezden gelindiğini hatırlattı. Kore Sorunu konusundaki barış girişimlerini öven ve destekleyen Erdoğan, ayrıca Çin’in büyük bir ülke olarak son dönemde dünya siyasetinde öne çıktığını ve kendilerinin de Yeni İpek Yolu (Tek Kemer Tek Yol) projesine destek vermek istediklerini açıkladı. Bunların yanında, Erdoğan, Ermenistan’da aklıselim bir yönetimin olması durumunda bu ülke ile de ilişkilerini geliştirmek istediklerini belirtti. Cumhurbaşkanı Erdoğan, konuşmasının sonlarında Afganistan ve Myanmar’daki olaylara da değindi ve dünya siyaseti hakkındaki engin bilgi ve tecrübelerini seçkin dinleyicilere göstermek istedi.

Konuşmanın gayet başarılı olduğu, ancak nesnel bir gözle bakınca biraz tek taraflı kaldığı söylenebilir. Şöyle ki; İslamofobi ve dış politikada çifte standart gibi konularda Batılı ülkeleri sıklıkla eleştiren Erdoğan, bu konuda Türkiye’nin eksik ve hatalarını hiç vurgulamamaktadır. Zira insani yardımlarıyla son yıllarda dünyada takdir toplamasına karşın, Türkiye, ne yazık ki birçok açıdan kendi içerisinde demokratik gelişimi sınırlı kalmış bir ülkedir. Dini hoşgörü ve çeşitlilik açısından konuya yaklaşmak gerekirse; örneğin Birleşik Krallık, Fransa ve Almanya gibi demokratik ülkelerde sağcı hükümetlerin (Nicolas Sarkozy, Theresa May, Angela Merkel vs.) kabinelerinde bile Müslüman azınlığa mensup Bakanlar aktif olarak yer alırken, Türkiye’deki AK Parti hükümetlerinde bırakın gayrimüslim Bakanları, eşlerinin başı açık ve laiklik yanlısı Sünni Müslüman veya Alevi Bakanlara bile artık pek rastlanmamaktadır. Ayrıca Türkiye’de gayrimüslimlere ve Alevilere yönelik halen birçok haksız ve ayrımcı uygulama söz konusudur. Dahası, uluslararası demokrasi endekslerine göre, Türkiye, son yıllarda artık bir demokrasi olarak kabul edilmemekte ve demokrasi ile otoriter rejim arasında “melez rejim” kategorisinde değerlendirilmektedir. Türkiye'de özellikle gazetecilere ve muhaliflere yönelik siyasi baskılar da hemen hemen herkesin kabul ettiği bir sorundur. Bunun yanı sıra, Kudüs konusunda Erdoğan birçok noktada haklı olsa bile, Türkiye de bu süreçte ABD gibi arabulucu rolünü kaybetmiş ve -İsrail ve müttefikleriyle konuşamayan- tamamen Filistin yanlısı bir ülke haline gelmiştir. Ayrıca BM Güvenlik Konseyi'nin eşitliksiz yapısı açıkça ortada olmasına karşın, mevcut yapının II. Dünya Savaşı sonrasında hassas bir denge üzerinden oluştuğu unutulmamalı ve bu konuda sorumlu davranılarak, yıkıcılık değil, reform yönünde bir istenç ortaya konulmalıdır. Bu gibi noktalar, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın konuşmasında hiç vurgulanmamıştır.

Erdoğan ve Kraliçe II. Elizabeth

Erdoğan’ın Buckingham Sarayı’ndaki Heyecanlı Anları
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın İngiltere gezisinin en renkli anlarından birini Buckhingham Sarayı’nda Kraliçe II. Elizabeth’le buluşması oluşturdu. Yaklaşık 40 dakika kadar gerçekleşen görüşme öncesinde, Cumhurbaşkanı Erdoğan ve eşi Emine Erdoğan’ın diplomatik geleneklere uygun şekilde Kraliçe ile buluşma anı kameralara yansırken, Erdoğan çiftinin oldukça heyecanlı olduğu görüldü.[2] Şimdilerde hayatını anlatan “The Queen” adlı televizyon dizisinin de etkisiyle oldukça popüler olan Kraliçe II. Elizabeth’in “We meet again” (Yeniden karşılaştık) sözleriyle karşıladığı Erdoğan’la görüşmesine dair ise basına herhangi bir bilgi verilmedi.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Buckingham Sarayı’nda Kraliçe II. Elizabeth tarafından kabul edildiği an

BBC Röportajı
Londra ziyareti kapsamında BBC'den Zeinab Badawi’nin "HARDtalk" programına konuk olan Erdoğan, ABD Başkanı Donald Trump’ın İran nükleer anlaşmasından çekilmesini eleştirdi ve Barack Obama döneminde yapılan anlaşmayı savundu. Bu kararın bölgeyi olumsuz yönde etkileyeceğini kaydeden Erdoğan, kendilerinin daima bölgesel barıştan yana olduklarını ve Trump’ın kararının barışı tehdit ettiğini vurguladı. ABD, Fransa ve İsrail’in nükleer silahlara sahip olduğunu ve nükleer silahlara toptan karşı olmak gerektiğini vurgulayan Erdoğan, bu anlamda İran’ın önümüzdeki dönemde nükleer silahlara sahip olmasına yıllar sonra ilk kez yeşil ışık yaktı. Türkiye’yi otoriterliğe yönlendirdiği yönündeki eleştirilere ise sert çıkan Erdoğan, partisinin eski Bakanı Abdüllatif Şener’in eleştirileri karşısında Şener’i kişisel olarak kötüledi ve bu konudaki soruya cevap vermekten kaçındı. Türkiye’de halkın önüne daima sandık konduğunu hatırlatan Erdoğan, Birleşmiş Milletler’den gelen eleştirileri de ciddiye almadığını söyledi ve bunların ön kabuller içeren yaklaşımlar olduğunu iddia etti. Erdoğan’ın demokrasi konusundaki eleştirileri ciddiye almadığı ve sorulara yanıt vermediği görüldü.

Erdoğan’ın BBC’ye verdiği röportaj

Başbakan Theresa May’le Görüşme ve Ortak Basın Toplantısı
İngiltere ziyareti kapsamında Birleşik Krallık Başbakanı Theresa May’le de bir araya gelen ve İngiliz Başbakanla ortak basın toplantısı düzenleyen Erdoğan, ABD’nin Kudüs Büyükelçiliği’nin açıldığı gün yaşanan katliamın damgasını vurduğu basın toplantısına İngiliz yönetici ve makamlarına teşekkür ederek başladı. Erdoğan, Birleşik Krallık’ı “müttefik” ve “stratejik ortak” olarak değerlendirdiği basın toplantısında, İngiltere’nin 15 Temmuz darbe girişiminden sonra Türkiye’ye destek veren ilk ülkelerden biri olduğuna dikkat çekti. Brexit sonrası Türk-İngiliz işbirliğinin artacağını vurgulayan Erdoğan, iki ülke arasındaki 16 milyar dolarlık ticaret hacminin 20 milyar dolara çıkarılması hedefinin kolaylıkla gerçekleştirilebileceğini söyledi. Türkiye Cumhurbaşkanı, iki ülkenin birlikte Türkiye’nin milli savaş uçağını (TAI TF-X) üreteceklerini, ilerleyen aylarda milli güvenlik ve istihbarat alanında terör örgütlerine yönelik yeni anlaşmaların yapılacağını ve kültürel alanda da karşılıklı yeni kültür merkezlerinin açılmasıyla ilişkilerin derinleşeceğini belirtti. Suriye ve Filistin konularının da May’le görüşmelerinde değerlendirildiğini söyleyen Erdoğan, ABD ve İsrail’in Kudüs konusunda yaptıklarını kınarken, bunun uluslararası hukuka aykırı olduğuna da dikkat çekti. Filistinli şehitlere Allah’tan rahmet dileyen Erdoğan, İsrail’in 1948’den beri sürekli genişleyerek Filistinlileri küçük bir alana hapsettiğine ve “güçlüyüm öyleyse haklıyım” mantığıyla hareket ettiğine vurgu yaptı. İsrail’i “işgalci” ve “terör estiren” bir devlet olarak tanımlayan Erdoğan, Birleşmiş Milletler’in bu zulme karşı çıkması gerektiğini, aksi takdirde meşruiyetini kaybedeceğini vurguladı. Kudüs Sorunu nedeniyle İslam İşbirliği Teşkilatı çatısı altında hemen harekete geçeceklerini açıklayan Erdoğan, İstanbul’daki olağanüstü toplantı ile dünyaya güçlü bir mesaj verileceğini de söyledi.

Erdoğan ve May

Başbakan Theresa May ise, basın toplantısındaki konuşmasında, her iki ülkenin de IŞİD karşıtı uluslararası koalisyonun önemli üyeleri ve Suriye’de istikrar, siyasi çözüm ve barıştan yana taraf olduklarını vurguladı. Kimyasal silahlarla yapılan saldırıları kınadıklarını da belirten May, Suriye’de milyonlarca insanı etkileyen ve mülteci durumuna düşüren trajedi karşısında Türkiye’nin insani yardımlar açısından büyük bir başarı kaydettiğine dikkat çekti ve Türkiye’ye yönelik ekonomik yardımların devam edeceğini vurguladı. İki ülke arasındaki ticari ilişkilerin çok iyi yönde ilerlediğini söyleyen Başbakan May, bunun Brexit sürecinde daha da önemli hale geldiğini vurguladı. Türkiye’deki darbe girişimi, Suriye’deki gelişmeler ve Kürt terörizminin demokrasiye olumsuz etkide bulunduğuna dikkat çeken Theresa May, “Türkiye'de demokratik değerlerin ve uluslararası insan haklarının uygulandığını görmek istiyoruz” diyerek, üstü kapalı bir şekilde Türk Cumhurbaşkanı’nı eleştirdi.[3]

Erdoğan-May ortak basın toplantısı

Ancak Birleşik Krallık Başbakanı Theresa May ve İngiliz hükümetinin Cumhurbaşkanı Erdoğan’a gösterdiği yoğun ilgi ve alaka, İngiliz basınında bazı eleştirilere de neden oldu. Örneğin, The Independent gazetesinde bir makalesi yayınlanan Necati Yas, Erdoğan’ın seçimleri kazanması durumunda Türkiye’de diktatörlüğe giden yolda güç kazanacağı iddia etti.[4] İngiliz siyasi liderlerini de bu vesileyle eleştiren Yas’ın makalesi, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın asker kostümü giymiş küçük bir kız çocuğunu şehit olmaya hazır olduğu gerekçesiyle tebrik edip öptüğü bir video ile birlikte verildi. Bir diğer eleştirel makale, The Guardian gazetesi diplomasi haberleri editörü Patrick Wintour tarafından yazıldı.[5] Wintour, yazısında, Türkiye’de son yıllarda gazeteciler, muhalif siyasetçiler ve insan hakları aktivistlerinin tutuklandıklarından ve Başbakan Theresa May’in -Brexit sürecinde Erdoğan’la iyi bir anlaşma yapabilmek için- Türkiye Cumhurbaşkanı’na yönelik eleştirileri görmezden geldiğinden söz etti.

Erdoğan’ın İngiltere ziyaretine başyazılarından birini ayıran The Daily Telegraph gazetesi ise, Erdoğan’ı ağırlamanın İngiltere’nin çıkarına olduğuna ve Türkiye’nin Batı ülkeleri için kritik bir müttefik konumunda bulunduğuna dikkat çekti.[6] Gazete, bu konuda şu ifadelere yer verdi: “Cumhurbaşkanı Erdoğan savunulması kolay biri değil. Kendisini eleştiren gazetecileri ve muhalefet eden siyasetçileri hapse attı. Son yıllarda Atatürk'ün kurduğu, dünyanın en başarılı Müslüman ve laik ülkesini İslam Cumhuriyeti'ne benzer bir şeye dönüştürdü. Ama Erdoğan'ı İngiltere'ye davet etmek için bu aşırılıkları savunmak gerekmiyor. Erdoğan, dünyanın en çalkantılı bölgesinde anahtar önemdeki stratejik bir konumda olan, büyük ve güçlü bir ülkenin lideri.[7] Üç günlük ziyaretin ardından Erdoğan’ın temaslarını değerlendiren BBC’den Özge Özdemir ise, uzman görüşlerine başvurduğu haberinde, Erdoğan’ın Londra ziyaretinin daha çok seçime yönelik bir hamle olduğunun altını çizdi ve Türk Cumhurbaşkanı’nın para politikasında sıkılaşmaya gitmek konusunda isteksiz bir görüntü vermesi ve Türk lirasının büyük değer kaybına yol açan kurdaki dengesizlik nedeniyle Erdoğan'ın yabancı yatırımcıları ilerleyen aylarda Türkiye'ye yeni yatırımlar yapma konusunda ikna edemediğini savundu.[8] Merkezi Londra'da bulunan BlueBay portföy yönetimi şirketinin gelişmekte olan piyasalar masasından stratejist Timothy Ash ise, bu haber kapsamında verdiği demecinde, Theresa May’in Erdoğan’a bu ziyaret vesilesiyle büyük yardımda bulunduğunu ve bu sayede Erdoğan ve partisi AK Parti’nin Batı dostu ve piyasa ile barışık bir imaj oluşturmaya çalıştığını iddia etti.

Londra’da Türk Öğrencilerle Buluşma
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın İngiltere ziyaretindeki en başarılı konuşması ise, bu ülkede okuyan Türk öğrencilerle buluştuğu toplantıda oldu. Burada duygusal ve hitabet yeteneğini sergilediği bir konuşma yapan Erdoğan, İsrail’in Kudüs’te yaptığı katliamı kınarken, bu olayı “soykırım” olarak nitelendirdi. İsrail ve ABD ile birlikte bu trajik olay karşısında sessiz kalanları da lanetlediğini söyleyen Erdoğan, İsrail’i bir kez daha net ifadelerle “terör devleti” olarak tanımladı. İsrail’e yönelik olarak oldukça sert mesajlar veren Erdoğan, ölen Filistinliler için Türkiye’de 3 günlük “milli yas” ilan edildiğini ve İsrail’i telin etmek için Yenikapı’da büyük bir miting yapılacağını açıkladı. Ramazan ayı boyunca Filistinliler için İslam İşbirliği Teşkilatı kapsamında yardım kampanyaları düzenleneceğini de açıklayan Erdoğan, daha sonra Türk gençlerine yönelik milliyetçi-muhafazakâr mesajlar verdi. Erdoğan’ın mesajlarının İslami vurgular kadar milliyetçi tonlar taşıdığı da gözlemlendi.

Erdoğan’ın Türk öğrencilerle buluşması

Türk Asıllı Alman Futbolcularla Görüşme
Londra temasları kapsamında İngiltere Premier liginde futbol oynayan Türk asıllı Alman milli futbolcular Mesut Özil ve İlkay Gündoğan’la birlikte birkaç ay önce İngiltere’ye transfer olan Türk milli takımının santraforu Cenk Tosun’la bir araya gelen Recep Tayyip Erdoğan, Türk asıllı Alman futbolculardan seçim kampanyası için destek mesajları aldı. Oyuncuların formalarını hediye ettikleri Erdoğan’la sıcak pozlar vermesi ise, Alman Futbol Federasyonu’ndan eleştiriler aldı.[9] Son dönemde bazı Alman gazetecilerin Türkiye’de tutuklanmaları ve Türkiye demokrasisine yönelik Avrupa genelindeki olumsuz bakış nedeniyle Almanya’da sık sık eleştirilere konu olan Erdoğan’a Türk asıllı oyuncuların verdiği destek, Sevim Dağdelen gibi Türk asıllı bir Alman milletvekilinin de tepkisine neden oldu.

Cumhurbaşkanı Erdoğan, Londra’da Türk asıllı Alman futbolcular İlkay Gündoğan ve Mesut Özil’le birlikte Cenk Tosun’la bir araya geldi

Bloomberg Mülakatı
Cumhurbaşkanı Erdoğan, Londra ziyareti sırasında Bloomberg kanalından Guy Johnson’a Türkiye ekonomisinin durumu ve kendisinin ekonomi politikası konusunda önemli bilgiler içeren ilginç bir mülakat verdi. Erdoğan, mülakatında, T.C. Merkez Bankası’nın bağımsızlığıyla ilgili olarak, “Tabii ki Merkez Bankası bağımsızdır. Ancak Merkez Bankası bu bağımsızlığı alıp, yürütmenin başındaki Cumhurbaşkanı’nın verdiği sinyalleri bir kenara koyamaz. Buna göre değerlendirmelerini yapıp, adımlar atacaktır ve ben bunun ileride çok yararlı adımlarla sonuçlanacağına inanıyorum.” ifadelerini kullandı.[10] Türkiye’nin seçilmiş Cumhurbaşkanı’ndan bağımsız bir ekonomi politikası ve faiz rejimi belirlenemeyeceğini söyleyen Erdoğan, bu şekilde, yeni dönemde seçilirse Merkez Bankası’nın özerkliği konusunda ileri adımlar atabileceğinin sinyallerini verdi. Ancak bu açıklamalara piyasaların verdiği ilk tepkiler gayet olumsuz oldu ve döviz kurlarındaki artış devam etti. Erdoğan’ın açıklamaları, Türkiye’nin devletçi siyasal kültürü ve politik sisteminin -hükümetlerin piyasaya kolay kolay müdahale edemedikleri- Batılı liberal demokrasilerden farkını bir kez daha açıkça ortaya koydu.

Erdoğan’ın Bloomberg mülakatı

Sonuç
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın İngiltere temaslarından somut ne kazanımlar elde edildiğini elbette zaman gösterecek. Ancak dünyada en çok tanınan siyasi liderlerinden biri olmasına karşın, zaman zaman bazı kesimlere yönelik baskıcı politikaları ve sert üslubu nedeniyle ülkesinin bir bölümünce ve Batı dünyasında pek sevilmeyen Erdoğan’ın, bu tarz prestijli yurtdışı temasları sayesinde moral depoladığı ve siyasi gücünü muhaliflerine gösterdiği, hatta rakiplerine gözdağı verdiği söylenebilir. Özellikle Kraliyet ailesiyle yapılan temaslar konusunda Erdoğan’ın böyle bir çaba içerisinde olduğu kolaylıkla anlaşılabiliyor. Bu durumun seçimler öncesinde ekonomik açıdan başarı grafiği düşen Erdoğan’ın itibarını yükselttiği gibi, siyasi rakiplerine ve halka “rakipsiz” olduğu mesajını verdiği de kesin. Hakikaten de, bilgi ve deneyimiyle Erdoğan’ın yerini doldurmak hiç de kolay bir iş değil. Üstelik Filistin konusunda son günlerde yaşanan ve Türk halkının haklı tepkisine neden olan gelişmelerin de Erdoğan'ın oylarını konsolide etmesine yol açması gayet olası gözüküyor. Ancak doların 4,5 tl’yi bulduğu ve avronun da 5,32’yi gördüğü Türkiye ekonomisinde[11] şu sıralar işlerin iyi gitmediği de ortada ve bu gidişatın devam etmesi durumunda ne Filistin halkı üzerinden yapılan İslam propagandası, ne de itibarlı yurtdışı ziyaretleri Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın seçmeni memnun etmesi için yeterli olmayacak. Dahası, Erdoğan ve partisi seçimi kazansa bile, Erdoğan’ın kabinesinin iktidarda geçen 16 yılın sonunda yıpranmış olduğu ve artık halkta ve özellikle gençlerde heyecan üretemediği görülüyor. Bu nedenle, yakın geçmişte Ali Babacan ve Abdullah Gül gibi yıldız isimlerin Bakanlık yaptığı AK Parti, bugün oldukça zayıf ve sadece Cumhurbaşkanı Erdoğan’la ayakta kalabilen bir siyasi yapı gibi algılanıyor. Bu husus ise, bir ekip işi olan politika için kesinlikle son derece olumsuz bir durum ve/veya yanlış bir strateji… İktidardaki AK Parti’nin başarılı olabilmek için yenilenmesi ve gençleşmesi gerektiği ortada. Ancak Erdoğan’ın ziyaretinin Türkiye-Birleşik Krallık (İngiltere) ilişkileri açısından olumlu bir etki yarattığından da söz etmek gerekir. Ayrıca yıllardır İngiltere'nin Türkiye'de önceki Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'ü açıktan desteklediği hesaba katılırsa, bu ziyaret sonrasında Londra'nın yeni dönemde Türkiye'deki muhatabının Erdoğan olacağını hesap etmeye başladığı da iddia edilebilir.

Kapak Fotoğrafı: Cumhurbaşkanı Erdoğan ve Theresa May basın toplantısı sonrasında el sıkışırken.


Dr. Ozan ÖRMECİ


KAYNAKÇA
[1] “Cumhurbaşkanı Erdoğan, Prens Charles'la bir araya geldi”, Star, Erişim Tarihi: 17.05.2018, Erişim Adresi: http://www.star.com.tr/dunya/cumhurbaskani-erdogan-prens-charlesla-bir-araya-geldi-haber-1342697/.
[2] “Cumhurbaşkanı Erdoğan Kraliçe Elizabeth'le görüştü”, NTV, Erişim Tarihi: 17.05.2018, Erişim Adresi: https://www.ntv.com.tr/dunya/cumhurbaskani-erdogan-kralice-elizabethle-gorustu%2cjjrppHBB3UODev1Qg1_DCQ.
[3] Theresa May: Türkiye'de demokratik değerlerin ve insan haklarının uygulandığını görmek istiyoruz”, BBC Türkçe, Erişim Tarihi: 17.05.2018, Erişim Adresi: https://www.bbc.com/turkce/haberler-dunya-44132841.
[4] Necati Yas (2018), “Theresa May's rolling out the red carpet for Erdogan is repulsive, but then again our leaders are hardly much beter”, The Independent, Erişim Tarihi: 17.05.2018, Erişim Adresi: https://www.independent.co.uk/voices/erdogan-uk-visit-turkey-theresa-may-kurds-syria-a8347101.html.
[5] Patrick Wintour (2018), “Campaigners call for UK to act on rights as Turkish president arrives”, The Guardian, Erişim Tarihi: 17.05.2018, Erişim Adresi: https://www.theguardian.com/politics/2018/may/13/theresa-may-under-fire-human-rights-as-turkish-president-lands-in-uk.
[6] “It is in Britain's national interest to welcome Turkey's president Erdogan” (2018), The Daily Telegraph, Erişim Tarihi: 17.05.2018, Erişim Adresi: https://www.telegraph.co.uk/opinion/2018/05/15/britains-national-interest-welcome-turkeys-president-erdogan/.
[7] “Daily Telegraph: Erdoğan'ı ağırlamak İngiltere'nin çıkarına”, BBC Türkçe, Erişim Tarihi: 17.05.2018, Erişim Adresi: https://www.bbc.com/turkce/44135127.
[8] Özge Özdemir (2018), “Erdoğan Londra'da yabancı yatırımcıyı ikna edebildi mi?”, BBC Türkçe, Erişim Tarihi: 17.05.2018, Erişim Adresi: https://www.bbc.com/turkce/haberler-turkiye-44106454.
[9] “Ozil and Gundogan's Erdogan photos cause German furore”, BBC, Erişim Tarihi: 17.05.2018, Erişim Adresi: http://www.bbc.com/news/world-europe-44122247.
[10] Özge Özdemir (2018), “Erdoğan Londra'da yabancı yatırımcıyı ikna edebildi mi?”, BBC Türkçe, Erişim Tarihi: 17.05.2018, Erişim Adresi: https://www.bbc.com/turkce/haberler-turkiye-44106454.
[11] “Dolar/TL 4.50'yi gördü, Merkez Bankası'ndan açıklama geldi” (2018), Sputnik Türkiye, Erişim Tarihi: 17.05.2018, Erişim Adresi: https://tr.sputniknews.com/ekonomi/201805161033467644-dolar-tl-rekor/.

16 Mayıs 2018 Çarşamba

Fransa-Çin İlişkileri


Bu yazıda dünyanın önemli iki siyasi, ekonomik ve askeri gücü olan Fransa ve Çin Halk Cumhuriyeti arasındaki ilişkiler değerlendirilmeye çalışılacaktır. Analizde geçmiş yüzyıllara dair siyasi, ekonomik ve kültürel ilişkilerden ziyade, son yıllarda ve günümüzde oluşan siyasi tablo anlaşılmaya gayret edilecektir.

Tarih boyunca, özellikle 17. ve 18. yüzyıllardan itibaren daima ilişki içerisinde olan Fransa ile Çin Halk Cumhuriyeti arasındaki diplomatik temaslar, Çin’de Mao Zedong önderliğinde yaşanan komünist devrim sonrasında bir süre kesintiye uğramıştır. Nitekim Çin Halk Cumhuriyeti’nin kurulmasının ardından, diğer Batılı devletler gibi Fransa da Tayvan’daki milliyetçi Kuomintang rejimini Çin’in gerçek temsilcisi olarak kabul etmiş ve Pekin’le diplomatik ilişkilerini kesmiştir. Ancak o dönemde ABD’den ve Transatlantikçi çizgiden bağımsız ve daha ulusalcı bir dış politika izleyen Fransa Cumhurbaşkanı Charles De Gaulle, 1964 yılının Ocak ayında beklenmedik bir hamle yaparak Çin’i tanıma kararı almış ve Fransa’yı Pekin’i resmen tanıyan ilk büyük Batılı ülke yapmıştır.[1] Pek bilinmese de, Fransa öncesinde de zaten birçok önemli Avrupa ülkesi (İsveç, Danimarka, Finlandiya, Hollanda, Norveç, İsviçre) zaten Çin’le diplomatik ilişkiye geçmişlerdir.[2] Ancak elbette Fransa gibi büyük bir ülkenin Pekin’i tanıması, diplomasi tarihi açısından önemli bir kırılmaya işaret etmektedir. De Gaulle, bu politikasını 1963 yılından itibaren şekillendirmeye başlamış ve Pekin de bu konuda son derece istekli davranmıştır. Bunun sebepleri; Pekin nezdinde Fransa’nın Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin 5 daimi üyesinden ve NATO’nun en önemli üyelerinden birisi olması ve sanayileşmiş bir ülke olması sebebiyle Çin’e “know-how” desteği ve teknoloji transferi sağlayabilecek olmasıdır.[3] Pekin, Fransa’nın kendisini tanımasıyla birlikte ABD’nin diplomatik çevreleme stratejisini de aşabileceğini düşünmüştür. Fransa ise, ABD ile Sovyet Rusya arasındaki iki kutuplu düzene dayalı Soğuk Savaş döneminde İngiltere ile beraber arka plana itilmeye başladığını anlamış ve bu sayede bir açılım yaparak yeniden büyük bir güç olarak dünya siyaset sahnesinde çıkış yapmayı amaçlamıştır. Nitekim bu durum, De Gaulle’ün bağımsızlıkçı dış siyaset anlayışı ve Fransız Devrimi etkisiyle Fransız halkına yoğun şekilde sirayet etmiş olan milliyetçi hislerle de uyumludur. Ayrıca Pierre Caquet’ye göre, De Gaulle, Fransa ve Avrupa için çok daha öncelikli ve büyük bir tehdit arz eden Sovyet Rusya’ya karşı Pekin’le bir tür “arka kapı diplomasisi” oluşturmak istemiştir.[4] Şimdilerde Çin Halk Cumhuriyeti Dış İşleri Bakanı olan Wang Yi’nin Fransa-Çin ilişkilerinin 40. yılı onuruna yaptığı bir konuşmada belirttiği bir husus ise, her iki devletin de tek kutuplu ya da iki kutuplu değil, çok kutuplu dünya düzeninden yana olmalarıdır.[5]

Edgar Faure

Nitekim 1964 kararı öncesinde, De Gaulle, güvendiği bir eski Bakanı ve sırdaşı olan Edgar Faure’yi 1963’ün Ekim-Kasım aylarında Çin’e temaslar için göndermiş ve Faure, Çin’de Başbakan Zhou Enlai ve Devlet Başkanı Mao Zedong’la görüşmeler yaparak, diplomatik tanımanın altyapısını oluşturmuştur.[6] Pekin, Paris’ten Tayvan’la ilişkilerini kesmesini istemiş ve Fransa bu konuda henüz karar vermemişken, Tayvan, 1964 Şubat’ında Fransa ile diplomatik ilişkileri durdurmuştur. De Gaulle, bu dönemde aslında Henry Kissinger’ın 1970’lerde ABD için geliştireceği “İki Çin politikası”nı (hem Çin, hem de Tayvan’la ilişkileri sürdürmek) uygulamak istemiştir; ancak Tayvan’ın tepkisi nedeniyle 1964-1978 döneminde Fransa-Tayvan ilişkileri tamamen kopmuş ve bu konu Fransa dış politikasında bir süre tabu haline gelmiştir.[7] De Gaulle’ün bu açılımı Fransız halkına 5. Cumhuriyet’in bir Amerikan kuklası olmadığını gösterir ve özgüvenlerini tazelerken, Çin de bu işten son derece kârlı çıkmış ve kısa süre içerisinde ABD’nin de Fransa’yı takip etmesi ve Pekin'i tanımasıyla birlikte Tayvan’ın yerine BM Güvenlik Konseyi’nin 5 daimi üyesinden biri haline gelmiştir.

De Gaulle 1966 yılında Kamboçya’yı ziyaret ederken yanında Prens Norodom Sihanouk oturuyor[8]

Fransa-Çin ilişkileri, 1964’te itibaren yavaş adımlarla da olsa ilerlemeye başlamıştır. De Gaulle’ün bu dönemde uygulamaya soktuğu Çin politikası, aslında Fransa’nın o dönemdeki Uzak Asya politikası ve genel olarak dış politikasının bir uzantısıydı. Nitekim De Gaulle, 1950’lerde Vietnam’daki etkisini kaybeden Fransa’nın, Çin desteğiyle bu coğrafyada yeniden etkili olmaya başlayabileceğini umuyordu. Bunun yanında, Charles De Gaulle, Soğuk Savaş döneminde ABD liderliğindeki Batı bloğu ile her konuda aynı doğrultuda hareket etmenin Fransa’nın ulusal çıkarlarına aykırı olduğunu düşünüyor ve 1966 yılında NATO’nun askeri kanadında da çekilme kararı alıyordu.[9] Fransa’nın NATO’ya dönüşü ise tam 43 yıl sonra Nicolas Sarkozy’nin Cumhurbaşkanlığı döneminde olacaktı. 1964 kararının ardından 1965 yılında ekonomik ilişkilerde bir yeşerme gözlemlendi. Örneğin, Pekin’de 1965 yılında düzenlenen iş fuarına 250 kadar Fransız firması ve onbinlerce Çinli katıldı ve kısa sürede Fransa, Almanya’dan sonra Çin’in ikinci büyük ticaret ortağı haline geldi.[10] Kültürel ilişkiler de bu dönemde derinleştirildi ve -her ne kadar Fransız filmleri Komünist Parti sansürünü aşamasa da- 50 civarında Fransızca öğretmeni ve bazı Fransız Sinologları Çin’e girme şansı yakaladılar. Ancak bu olumlu gidişat, Çin Kültür Devrimi ve sonrasındaki olaylar nedeniyle devam edemedi. Yine de, Fransa Dış İşleri Bakanı Maurice Schumann 1972’de Çin’i ziyaret eden ilk Batılı Dış İşleri Bakanı, Fransa Cumhurbaşkanı Georges Pompidou da 1973’te Çin’i ziyaret eden ilk Batılı Devlet Başkanı oldular (ABD Başkanı Richard Nixon’ın 1972 ziyareti özel ziyaret kapsamında değerlendirilmektedir). Bu durum, Fransa’nın Çin politikasının De Gaulle’le sınırlı kalmadığının ve kalıcı olacağının ispatı niteliğindeydi. O döneme dair önemli bir anekdot, De Gaulle’ün önemli Bakanlarından olan Alain Peyrefitte’in 1973 yılında yayımladığı Quand la Chine s'éveillera... Le monde tremblera (Çin Uyandığında Dünya Sarsılacak) adlı kitabın Fransa’da büyük satış oranlarına ulaşması ve Çin yükselişine Batı dünyasında dikkat çeken ilk eserlerden biri olmasıdır. Ayrıca gençliğinde Fransa’da bulunmuş ve bu ülkeyi iyi bilen Deng Xiaoping’in 1975 yılındaki Paris ziyareti de bu durağan dönemde ekonomik ilişkileri bir nebze olsun canlandırmayı başarmıştır.

Fransa Cumhurbaşkanı Georges Pompidou’nun 1973 yılındaki Çin ziyareti

1964’te yeniden tesis edilen diplomatik ilişkiler, karşılıklı Devlet Başkanları ziyaretlerine rağmen genelde -Soğuk Savaş koşulları nedeniyle- durağan geçen 1970’ler ve 1980’lerin ardından, 1980’lerin sonunda ve 1990’ların başında yeniden gerilmiş ve bir kez daha kopma noktasına gelmiştir. Burada en temel unsur, 1989 Tiananmen Meydanı katliamı nedeniyle Çin rejimine yönelik tepkiler ve Fransa’nın Tayvan’a silah satışları gerçekleştirmesidir.[11] Bu dönemde Sovyetler Birliği’nin yıkılmasının da etkisiyle adeta büyüklük hissine kapılan Batılı liberal demokrasiler, Pekin’in de hızlı bir şekilde demokratik reformlar gerçekleştirmesini istemiş ve bu ülkenin öznel koşullarını gözardı etmiştir. Fransa da bu durumdan etkilenmiş ve Paris’te Çin’e yönelik olumsuz bir hava hâkim olmaya başlamıştır. Nitekim bu dönemde Çinli muhalif öğrencilere kapılar açılmış, Pekin'le askeri işbirliği (silah satışları) rafa kaldırılmış ve üst düzey diplomatik temaslar kesilmiştir.[12] Ancak iki ülke, birkaç yıl içerisinde bu sorunların üstesinden gelmiş ve 1994 yılında yayınlanan bir ortak bildiriyle Fransız silah üreticilerinin Tayvan’a silah satışının durdurulduğu duyurularak, ikili ilişkiler yeniden ve bu defa hızlı bir gelişim sürecine girmeye başlamıştır.[13] Bu dönemden başlayarak Fransız dış politikasında Çin’e yönelik sıcak sinyaller artmıştır. Örneğin, 1997’de Danimarka tarafından verilen ve Çin’i insan hakları sicili nedeniyle kınayan bir Birleşmiş Milletler yasa tasarısı Fransa tarafınca reddedilmiş ve buna gerekçe olarak da Çin’in kültürel farklılıkları öne sürülmüştür.[14] 2001 yılında Çin’in Dünya Ticaret Örgütü’ne kabulüyle birlikte ekonomik ilişkiler de süratle yoğunlaşmıştır.

Jacques Chirac’ın Çin ziyareti

2004 yılı, Fransa-Çin diplomatik ilişkilerinin 40. yılı olması bağlamında oldukça önemlidir. Nitekim bu kapsamda, 26-29 Ocak 2014 tarihlerinde Çin Devlet Başkanı Hu Jintao Fransa’yı ziyaret etmiş ve Fransa’da 2004 “Çin Yılı” ilan edilmiştir. Aynı şekilde Fransa Cumhurbaşkanı Jacques Chirac’ın ziyareti vesilesiyle Çin’de de 2004-2005 “Fransa Yılı” ilan edilmiştir. Chirac’ın Çin ziyaretindeki en önemli 3 gündem maddesi; Fransa-Çin ekonomik ilişkilerinin geliştirilmesi, AB’nin Çin’e uyguladığı silah ambargosunun kaldırılması için Fransa’nın arabulucu olması ve 11 Eylül 2001 saldırıları sonrasında ortaya çıkan yeni dünya düzeninde Çin-Fransa stratejik ortaklığının oluşturulmasıdır.[15] Bu iddialı hedefler doğrultusunda, iki ülke arasında 5 milyar dolarlık ve 20’nin üzerinde (Bunlar arasında 26 Airbus uçağının 2,2 milyar dolara satışı ve 1,7 milyar dolarlık Alstom anlaşması öne çıkmaktadır) ticaret anlaşması imzalanmıştır. Bunların dışında, Fransız enerji şirketi Total, Fransız Telekom’u, nükleer enerji firması Areva, dünyanın en büyük nükleere elektrik üreticisi olan Electricité de France, helikopter şirketi Eurocopter, otomotiv firması Peugeot ve daha birçok Fransız firması Çin pazarına girebilmiştir.[16] Ayrıca iki ülke arasında stratejik ortaklıktan da ilk kez bu dönemde bahsedilmeye başlanmıştır. 5. ASEM toplantısında Chirac’ın söylediği “Amerikan hegemonyasının dünyanın kültürel çeşitliliğini ve zenginliğini yok ettiği” tezi, o dönemde çok kutuplu dünya düzeni konusunda Fransa’nın ABD’dense Çin’e yakın durabileceği düşüncelerine bile yol açmıştır.[17] Tayvan konusunda da Çin’e büyük destek veren Chirac, söz verdiği şekilde Avrupa ülkelerinden Çin’e yönelik silah ambargosunun kaldırılmasını istemiştir. Dolayısıyla, sağ görüşlü olmasına karşın, Chirac, komünist Çin’le Fransa arasındaki stratejik ortaklık konusunda epey iddialı hamleler yapmıştır.

Nicolas Sarkozy ve Dalai Lama

Nicolas Sarkozy döneminde ise Fransa’nın ABD ve Transatlantikçi yönelimi ağır basmaya başlamıştır. Sarkozy’nin Cumhurbaşkanlığı sırasında NATO’nun askeri kanadına geri dönen Fransa, bu dönemde Çin’deki insan hakları ihlallerini daha sık vurgulamaya başlamıştır. Bu dönemde kriz yaratan olaylardan birisi, 2008 Pekin Olimpiyat Oyunları meşalesinin Paris’ten geçtiği sırada Çinli muhalifler ve Tibetli aktivistlerin meşaleyi iki defa söndürmeleri ve bazı olayların çıkmasıdır. Bu olay nedeniyle iki ülke ilişkileri yıllar sonra bir kez daha gerilmiş[18] ve Çin hükümetinden Fransa’ya yönelik bir uyarı mesajı verilmiştir.[19] Bu dönemde özellikle Tibet Sorunu ve Dalai Lama’nın durumu ikili ilişkileri olumsuz yönde etkilemiştir. Cumhurbaşkanı Sarkozy’nin Tibet’in ruhani lideri Dalay-Lama’yı “Devlet Başkanı” olarak değilse de “Dini Lider” olarak Paris’te kabul edeceği bildirilince, Çin tarafında tepkiler artmış ve Çin’in Paris Büyükelçisi Kong Quan Fransa’yı kınayan bir açıklama yapmıştır.[20] Bu ziyaret, tepkilere rağmen 2008’in Kasım ayında gerçekleşmiş ve Pekin’de Çin’in “iç işlerine karışıldığı” gerekçesiyle büyük tepkilere neden olmuştur.[21]

Şi Cinping ve François Hollande Versailles Sarayı’nda

Fransa’da Nicolas Sarkozy’nin yerine 2012 yılında Cumhurbaşkanı seçilen François Hollande, 2013 yılında Çin’e ilk resmi ziyaretini yapmış ve yeni Airbus uçaklarının satışı ve enerji anlaşmalarını da içeren bu ziyaret, Çin basınında çok kutuplu dünya düzenini amaçlayan iki müttefikin ilişkilerini geliştirmeyi amaçlayan başarılı bir hamle olarak değerlendirilmiştir.[22] Ancak başta Tibet ruhani lideri Dalai Lama’nın durumu olmak üzere birçok konuda Çin’in Avrupa demokrasileriyle uyuşmayan çizgisi nedeniyle, ilişkiler daha çok ekonomik menfaat temelinde görülmeye devam etmiştir. Ayrıca 2014 yılında diplomatik ilişkilerin başlamasının 50. yılı vesilesiyle Fransa’da bir kez daha “Çin Yılı” ilan edilmiştir. Bu yıl içerisinde Çin Halk Cumhuriyeti Devlet Başkanı Şi Cinping, Fransız Krallarının sembolü olan Versailles Sarayı’nda ağırlanmış, kendisine Kraliyet protokolü uygulanmış ve önüne kırmızı halılar serilmiştir. Hatta dönemin Fransa Cumhurbaşkanı François Hollande, “Çin’i tanımak, gelecek seçimi yapmaktır” diyerek Şi Cinping’e ve ülkesine iltifatta bulunmuştur.[23] Fransa için Çin günümüzde Asya’daki en önemli ticari ortak görünümündeyken, aynı zamanda tek kutuplu dünya düzenine karşı Rusya’ya kıyasla her zaman daha çok güvenilebilecek olan bir süper güç adayıdır. Dönemin Fransa Başbakanı Manuel Valls da 2015 yılı başlarında Çin’i ziyaret etmiş ve Çin Başbakanı Li Keqiang’la yaptığı görüşmede dış ticaret açığının kapatılması konusunda bazı girişimlerde bulunmuştur.[24]

Emmanuel Macron ve Şi Cinping

Fransa’nın yeni Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron dönemine dair ilk önemli ziyaret ise 24-26 Kasım 2017 tarihlerinde Fransa Dış İşleri Bakanı Jean-Yves Le Drian tarafından yapılmıştır. Le Drian, mevkidaşı Wang Yi ve Başbakan Yardımcısı Liu Yandong ile görüşmeler yapmış ve 2016 yılında rekor düzeydeki 62 milyar avro (euro) seviyesine ulaşan ticari ilişkilerdeki makasın kapanması için çeşitli girişimlerde bulunmuştur. Ali Rıza Taşdelen’e göre, Fransa’nın Çin pazarındaki payı 16 milyarken, Çin’in Fransa pazarındaki payı 46 milyardır ve arada 30 milyar avroluk büyük bir dış ticaret açığı (dengesizliği) bulunmaktadır.[25] 2016 yılı itibariyle, Çin, Fransa için en büyük 7. ihracat pazarıyken, aynı zamanda Almanya’dan sonra ikinci en büyük ithalat kaynağıdır. Bu bağlamda, hakikaten de Fransa’nın Çin’e yönelik dış ticaret açığı ciddi bir siyasal mesele haline gelmeye başlamıştır. Ancak buna rağmen, Fransa’dan bugüne değin -ABD’de Trump yönetiminin yaptığı gibi- ticari ilişkileri engelleme yönünde bir adım gelmemiştir.

Fransa’nın en büyük 10 ihracat ve ithalat pazarı[26]

Fransa’nın yeni Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron da 2018 yılı başlarında Çin’i ziyaret etmiş ve Çinli lider Şi Cinping’le görüşmüştür. Ziyarete Fransız ve Çin basınında büyük önem verilmiş ve hatta merkez sol çizgideki Le Monde gazetesince, bu 3 günlük ziyaret, -manşetten- “La Chine et la France peuvent créer un des axes moteurs du monde post-américain” (Çin ve Fransa, Amerika sonrası dünyanın motoru olacak bir eksen oluşturabilirler) başlığıyla verilerek[27], ziyarete tarihi bir önem atfedilmiştir. Cumhurbaşkanı Macron’a 5 Bakanının ve 60 kadar Fransız şirket temsilcisinin eşlik ettiği bu ziyaret kapsamında 50 yeni anlaşma imzalanmış ve iki ülke arasındaki ekonomik ilişkiler pekiştirilmiştir. Bu anlaşmalar arasında toplam değeri 18 milyar doları bulan 184 Airbus uçağı satışı öne çıkmaktadır.[28] Ayrıca Areva şirketinin 10 milyar avro değerinde bir nükleer atık işleme tesisi inşa etmesi ve Pekin’in Fransız malı etlere yönelik 2001 yılında koyduğu yasağı kaldırması da kararlaştırılmıştır.[29] Kültürel alanda ise, Şanghay kentinde bir Pompidou Merkezi’nin açılması ve Xiamen’de Arles Uluslararası Fotoğraf Festivali’nin düzenlenmesi kararlaştırılmıştır. Çin’e yakın Türkiye merkezli sosyalist çizgideki Aydınlık gazetesinden analist Ali Rıza Taşdelen, bu süreci yorumlarken, aslında Atlantikçi bloğun adayı olan Macron’un, reel politik gerekçelerle; yani dünya ekonomisinin Avrasya-Asya eksenli olarak yeniden oluşması ve Çin’in bir süper güç haline gelmeye başlaması, Batı müttefikliğinden çıkmadan bu ülkeyle ilişkilerini geliştirmeye çalıştığını iddia etmektedir.[30] Hakikaten de, Brexit süreci ve Donald Trump’ın ABD Başkanı seçilmesiyle oldukça zorlu bir sürece giren Avro-Atlantik İttifakı’nın önemli bir temsilcisi olan Fransa, ihtiraslı genç lideri Macron döneminde dünyadaki tüm önemli siyasi güçlerle ilişkilerini derinleştirme amacı gütmekte ve Fransa’yı yeniden dünya siyaset sahnesinde öne çıkarmayı amaçlamaktadır.[31] Macron, bu tarz girişimlerle AB’nin yeni patronunun kendisi olduğunu da göstermeye çalışmakta ve Birleşik Krallık gibi Çin’le ilişkilere salt ekonomik menfaat temelinde yaklaşmamaktadır.[32] Cumhurbaşkanlığı kampanyası döneminde Macron’un Çin’le ticarete yönelik sıcak mesajlar vermediğini hatırlatan Natixis uzmanı Alicia Garcia-Herrero ise, bu bağlamda Macron’un Çin’le yeni bir stratejik ortaklık arayışında olabileceğini iddia etmektedir.[33] Bu noktada Çin’in Yeni İpek Yolu projesi olarak da bilinen “Tek Kemer Tek Yol” girişimi ön plana çıkmaktadır. Bu proje vasıtasıyla Avrupa ve Asya ekonomilerinin entegre olması sağlanabilirse, küresel düzlemde ekonomik ve siyasi tablo tamamen farklı bir hal alabilecektir. The Diplomat dergisinden Charlotte Gao, Macron’un Çin’in bu iddialı projesine sıcak baktığını iddia etmekte ve yeni dönemde Fransa-Çin ilişkilerinin daha da derinleşebileceğini öngörmektedir.[34] Bugün Çin’in Fransa açısından teşkil ettiği öneme dair Fransa Dış İşleri Bakanlığınca vurgulanan birkaç husus ise şöyledir:[35]
  • Diplomatik personel sayısı anlamında Fransa’nın Çin Büyükelçiliği ülkenin en büyük diplomatik ağıdır.
  • 2015 yılında 2,2 milyon Çinli turist Fransa’yı ziyaret etmiştir. Çinliler için Asya dışındaki en popüler ikinci turistik ülke Fransa’dır.
  • Çin’de faaliyet gösteren 1.600 civarında Fransız şirketi ve Fransa’da faaliyet gösteren 700 Çin ve Hong Kong şirketi bulunmaktadır.

İkili ticari ilişkiler 2016 yılından beri de sürekli olarak gelişim göstermektedir ve 2017 yılı verilerine göre toplam ticaret hacmi 75 milyon avroyu aşmıştır.[36] Bu gidişle, Fransa ile Çin arasındaki ticaret hacmi daha da büyüyebilir. Ancak şimdiye kadar Batı yönelimli dış politikasını bozmadan bunu gerçekleştirmeyi başaran Fransa, Donald Trump ve Brexit sürecindeki Birleşik Krallık gibi müttefikleri varken bu durumu gerçekleştirmekte giderek daha zorlanabilir. Çünkü ABD, son aylarda Avrupa Birliği’ni ve Avrupa ülkelerini İran nükleer programı, İsrail-Filistin sorunu ve Çin’le ticari ilişkiler gibi konularda sürekli bir tercihe zorlamakta ve yeniden Batı (Avro-Atlantik) bloğunu kendi kontrolünde hizalamaya gayret etmektedir.


Dr. Ozan ÖRMECİ


KAYNAKÇA
[1] “De Gaulle sets up tie to Red China”, The New York Times, Erişim Tarihi: 16.05.2018, Erişim Adresi: https://www.nytimes.com/1964/01/28/de-gaulle-sets-up-tie-to-red-china.html.
[2] Pierre Caquet (2014), “50 Years of Franco-Chinese Relations”, s. 1.
[3] Pierre Caquet (2014), “50 Years of Franco-Chinese Relations”, s. 2.
[4] Pierre Caquet (2014), “50 Years of Franco-Chinese Relations”, s. 5.
[5] Pierre Caquet (2014), “50 Years of Franco-Chinese Relations”, s. 5.
[6] Pierre Caquet (2014), “50 Years of Franco-Chinese Relations”, s. 3.
[7] Jean-Pierre Cabestan (2001), “France’s Taiwan Policy: A Case of Shopkeeper Diplomacy”, s. 3.
[8] Michelle Vachon (2016), “De Gaulle’s Visit: A Time Before Glory Faded”, The Cambodia Daily, Erişim Tarihi: 16.05.2018, Erişim Adresi: https://www.cambodiadaily.com/editors-choice/de-gaulles-visit-time-glory-faded-119051/.
[9] “Fransa’nın Nükleer Silah ve NATO’dan Ayrılış Hikayesi: De Gaulle” (2017), Stratejik Ortak, Erişim Tarihi: 16.05.2018, Erişim Adresi: https://www.stratejikortak.com/2017/12/de-gaulle-donemi.html.
[10] Pierre Caquet (2014), “50 Years of Franco-Chinese Relations”, ss. 3-4.
[11] Eşref Hilmi Açık (2008), Geçmişten Günümüze Türkiye Fransa İlişkileri, s. 390.
[12] Pierre Caquet (2014), “50 Years of Franco-Chinese Relations”, s. 8.
[13] “France Bars Taiwan Sales, Warming China Ties” (1994), The New York Times, Erişim Tarihi: 16.05.2018, Erişim Adresi: https://www.nytimes.com/1994/01/13/world/france-bars-taiwan-sales-warming-china-ties.html.
[14] Pierre Caquet (2014), “50 Years of Franco-Chinese Relations”, s. 8.
[15] Eşref Hilmi Açık (2008), Geçmişten Günümüze Türkiye Fransa İlişkileri, s. 391.
[16] Eşref Hilmi Açık (2008), Geçmişten Günümüze Türkiye Fransa İlişkileri, s. 391.
[17] Eşref Hilmi Açık (2008), Geçmişten Günümüze Türkiye Fransa İlişkileri, ss. 392-393.
[18] “Paris’te Olimpiyat protestosu” (2008), DW, Erişim Tarihi: 16.05.2018, Erişim Adresi: http://www.dw.com/tr/pariste-olimpiyat-protestosu/a-3249605.
[19] “Raidissement des relations sino-françaises” (2008), RFI, Erişim Tarihi: 16.05.2018, Erişim Adresi: http://www1.rfi.fr/actufr/articles/100/article_65073.asp.
[20] “Fransa ile Çin arasında Dalay-Lama gerginliği” (2008), Hürriyet, Erişim Tarihi: 16.05.2018, Erişim Adresi: http://www.hurriyet.com.tr/dunya/fransa-ile-cin-arasinda-dalay-lama-gerginligi-9418478.
[21] “China assails France after Sarkozy meets with Dalai Lama” (2008), The New York Times, Erişim Tarihi: 16.05.2018, Erişim Adresi: https://www.nytimes.com/2008/12/07/world/europe/07iht-france.1.18462289.html.
[22] “China media: Francois Hollande visit” (2013), BBC, Erişim Tarihi: 16.05.2018, Erişim Adresi: http://www.bbc.com/news/world-asia-china-22305620.
[23] Ali Rıza Taşdelen (2017), “Fransa-Çin ilişkilerine bakış”, Aydınlık, Erişim Tarihi: 16.05.2018, Erişim Adresi: https://www.aydinlik.com.tr/fransa-cin-iliskilerine-bakis-ali-riza-tasdelen-kose-yazilari-kasim-2017.
[24] “French Prime Minister Manuel Valls Seeks Trade 'Rebalance' with China” (2015), NDTV, Erişim Tarihi: 16.05.2018, Erişim Adresi: https://www.ndtv.com/world-news/french-prime-minister-manuel-valls-seeks-trade-rebalance-with-china-735610.
[25] Ali Rıza Taşdelen (2017), “Fransa-Çin ilişkilerine bakış”, Aydınlık, Erişim Tarihi: 16.05.2018, Erişim Adresi: https://www.aydinlik.com.tr/fransa-cin-iliskilerine-bakis-ali-riza-tasdelen-kose-yazilari-kasim-2017.
[26] “France: Trade Statistics”, Global Edge, Erişim Tarihi: 16.05.2018, Erişim Adresi: https://globaledge.msu.edu/countries/france/tradestats.
[27] “La Chine et la France « peuvent créer un des axes moteurs du monde post-américain” (2018), Le Monde, Erişim Tarihi: 16.05.2018, Erişim Adresi: http://www.lemonde.fr/idees/article/2018/01/07/la-chine-et-la-france-peuvent-creer-un-des-axes-moteurs-du-monde-post-americain_5238453_3232.html.
[28] “Çin, 184 Airbus uçağı alacak” (2018), Dünya, Erişim Tarihi: 16.05.2018, Erişim Adresi: https://www.dunya.com/dunya/cin-184-airbus-ucagi-alacak-haberi-397938.
[29] “Relations between France and China are entering a new era” (2018), Gouvernement.fr, Erişim Tarihi: 16.05.2018, Erişim Adresi: https://www.gouvernement.fr/en/relations-between-france-and-china-are-entering-a-new-era.
[30] Ali Rıza Taşdelen (2018), “Fransa-Çin ilişkilerinde dönüm noktası”, Aydınlık, Erişim Tarihi: 16.05.2018, Erişim Adresi: https://www.aydinlik.com.tr/fransa-cin-iliskilerinde-donum-noktasi-ali-riza-tasdelen-kose-yazilari-ocak-2018.
[31] Kim Willsher & Tom Phillips (2018), “Emmanuel Macron to visit China as Beijing shifts focus from UK to France”, The Guardian, Erişim Tarihi: 16.05.2018, Erişim Adresi: https://www.theguardian.com/world/2018/jan/07/emmanuel-macron-china-visit-beijing-ties-eu-xi-brexit.
[32] Georgiana Boboc (2018), “Macron and May: A Tale of 2 China Visits”, The Diplomat, Erişim Tarihi: 16.05.2018, Erişim Adresi: https://thediplomat.com/2018/02/macron-and-may-a-tale-of-2-china-visits/.
[33] Huileng Tan (2018), “Macron's China visit points to Beijing's shifting relationship with Europe”, CNBC, Erişim Tarihi: 16.05.2018, Erişim Adresi: https://www.cnbc.com/2018/01/10/macrons-china-visit-points-to-beijings-shifting-relationship-with-europe.html.
[34] Charlotte Gao (2018), “Why Did France's Macron Start His China Trip in Xi’an?”, The Diplomat, Erişim Tarihi: 16.05.2018, Erişim Adresi: https://thediplomat.com/2018/01/why-did-frances-macron-start-his-china-trip-in-xian/.
[35] “France-China, a global strategic partnership (Infographic)”, France Diplomatie, Erişim Tarihi: 16.05.2018, Erişim Adresi: https://www.diplomatie.gouv.fr/en/country-files/china/france-and-china/france-china-a-global-strategic-partnership/.
[36] Vincent Bonhaume & Thibaut Minot (2018), “China-France Relations Gaining Momentum in 2018”, China Briefing, Erişim Tarihi: 16.05.2018, Erişim Adresi: http://www.china-briefing.com/news/2018/01/23/china-france-relations-gaining-momentum-2018.html.

11 Mayıs 2018 Cuma

Eşref Hilmi Açık’tan ‘Geçmişten Günümüze Türkiye Fransa İlişkileri’


Türkiye-Fransa ilişkileri, Türk Siyasal Tarihi ve genel olarak Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler disiplini açısından oldukça önemli bir konu olmasına ve Türkiye’de Fransızca bilen ve Fransız eğitim kurumlarında eğitim almış çok sayıda akademisyen ve araştırmacı bulunmasına karşın, son yıllarda bu konuda yapılan akademik çalışmalar ve Türkçe olarak yayınlanan kitapların sayısı bir elin parmak sayısını geçmemektedir. Bu çalışmalar arasında geniş kapsamı bağlamında dikkat çeken bir eser, asker kökenli bir araştırmacı olan Eşref Hilmi Açık’ın 2008 yılında IQ Kültür Sanat Yayıncılık tarafından yayımlanan Geçmişten Günümüze Türkiye Fransa İlişkileri adlı kitabıdır[1]. Kitabın kapağında, o dönemde Fransa Cumhurbaşkanı olan Nicolas Sarkozy ve Türkiye karşıtı fikirleriyle tepki çeken Papa 16. Benediktus'un (Papa 16. Benedikt) resimlerine yer verilmiştir. Bu yazıda, bu kitaptan Türkiye-Fransa ilişkileri açısından önem taşıyan bazı önemli bölümler özetlenecektir. Ancak konunun daha iyi anlaşılabilmesi için, kitabın tamamının okunması gerekmektedir.

Eşref Hilmi Açık

Geçmişten Günümüze Türkiye Fransa İlişkileri

Haçlı Seferleri ve Osmanlı Dönemindeki İlk Münasebetler
Eşref Hilmi Açık’ın kitabının altıncı ve son bölümünde incelediği Türkiye-Fransa ilişkilerinin tarihsel temelleri Haçlı Seferleri’ne kadar götürülebilir. Nitekim Birinci Haçlı Seferi konusunda başı çeken ülke Fransa olmuş ve bu dönemde Pierre L’Ermite (Pierre Lermit) isimli bir Fransız papaz, Kudüs’ü Selçuklulardan geri almak için yoğun çaba harcamıştır. Birinci Haçlı Seferi sonucunda, 1099 yılında Kudüs’e yüzbinlerce kişilik ordusundan geri kalan 40.000 kişi ile girebilen Haçlılar, 70.000 Müslüman ve Yahudi’yi kılıçtan geçirmişlerdir. Fransa’nın önderlik ettiği İkinci Haçlı Seferi 1147-1149, Üçüncü Haçlı Seferi ise 1189-1192 yılları arasında yapılmıştır. Ancak Fransa, Dördüncü, Beşinci ve Altıncı Haçlı Seferleri’ne katılmamıştır. 1248-1254 yılları arasındaki Yedinci Haçlı Seferi’ne ise Fransa Kralı da katılmıştır.

Cem Sultan

Osmanlıların 1353 yılında Rumeli’ye geçmesi ve Bizans’ı tehdit etmeye başlamasıyla birlikte, Katolik ve Ortodoks Hıristiyan kesimde tedirginlik başlamış ve Papa IX. Bonifacius döneminde Türklerin Balkanlar’dan geri püskürtülmesi için Fransa’nın da dâhil olduğu büyük bir Haçlı Ordusu kurulmuştur. Ancak Haçlı Orduları 1396’da Niğbolu’da mağlup edilmiş ve Fransa Kralı’nın torunu da dâhil olmak üzere tüm Fransız şövalyeleri esir alınmıştır. Fransa Kralı, torununu ve şövalyeleri kurtarmak için Türklere 200.000 altın ve lüks hediyeler vermek zorunda kalmıştır. Yıldırım Beyazıt’ın 1399’da İstanbul’u üçüncü kez kuşattığı dönemde ise, Fransa Kralı VI. Charles, 17 kadırga ve 1.200 kişilik askeri kuvveti Bizans’a yardım için yollamış ve İstanbul’un düşmesini engellemiştir. 1400’lerin başlarında VI. Charles ile Timurlenk arasında Yıldırım Beyazıt’a karşı bir ittifak bile gündeme gelmiş, ama bu yönde somut bir adım atılamamıştır. Fatih Sultan Mehmet dönemine kadar, Türkiye-Fransa ilişkilerinde kayda değer başka bir somut gelişme olmamıştır. Ancak Fatih Sultan Mehmet döneminde 1453’te Osmanlıların İstanbul’u ele geçirmesinin yarattığı yankılar, Fransa’da bile son derece etkili olmuş ve Türklere yönelik korku ve saygı üst düzeye ulaşmıştır. Bu dönemde yaşanan Cem Sultan Olayı ise, tarihe geçmiş çok ilginç bir vakadır. Cem Sultan’ın Fatih Sultan Mehmet’in vefatı ardından sığındığı Rodos Şövalyelerince Fransa’ya götürülmesi, Fransa’da büyük bir sevinç yaratmıştır. Cem Sultan’ın tahtın bir varisi olarak Fransa’da bulunmasının Osmanlı için büyük bir risk ve prestij kaybı olduğunu düşünen Sultan II. Beyazıt ise, Fransa Kralı XI. Louis’ye 50.000 duka altın, İstanbul’daki Hıristiyan kutsal kalıntılarının Fransa’ya teslim edilmesi ve Kudüs’teki Kemame (Kamame) Kilisesi’nin yönetiminin Katoliklere verilmesi sözünü vermiştir. XI. Louis’den sonra başa geçen Fransa Saltanat Naibesi Anne de Beaujen bu teklifi kabul ettiyse de, o dönemde Rodos Şövalyeleri Sultan Cem’i İtalya’ya kaçırmışlardır. Daha sonra Fransa tahtına geçen VIII. Charles ise, Cem Sultan’ı da siyaseten kullanarak, Osmanlı’ya karşı büyük bir Haçlı Seferi düzenlemek istemiştir. Ancak İtalyanlardan binbir zorlukla alınan Cem Sultan Fransa’dayken vefat etmiş ve VIII. Charles’ın planları suya düşmüştür. Bu dönemdeki bir diğer önemli gelişme ise, Fransa’nın Osmanlı’ya karşı Venedik Devleti’ni desteklemesi ve Papa’nın da teşvikiyle Amiral Ravenstein’ın (Philip of Cleves Lord of Ravenstein) komutasındaki Venedik donanmasına asker göndermesidir. Ancak Midilli’nin alınması için bu dönemde yapılan saldırı başarısız kalmıştır.

Kanuni Sultan Süleyman Döneminde İlk Müttefiklik İlişkileri
Kanuni Sultan Süleyman döneminde ise, Fransa ve Avrupa’daki iç politik gelişmeler Osmanlı-Fransa ilişkilerini derinden etkilemiştir. Fransa tahtındaki I. François ile İspanya tahtındaki -Habsburg hanedanıyla akrabalığı nedeniyle Alman imparatoru olma şansı da bulunan- Şarlken arasındaki liderlik mücadelesinde, Osmanlı Devleti (Kanuni Sultan Süleyman), esir tutulan Fransız Kralı I. François’ya stratejik bir destek vermiştir. Hıristiyan dünyasını İspanya-Almanya ve Fransa arasında ikiye bölmeyi amaçlayan Osmanlı, 1526 yılında Macaristan’a bir sefer düzenlemiştir. Ancak bunu anlayan Şarlken, François’yı serbest bırakmış ve Madrid Anlaşması (1526) ile Fransa’yı yeniden Hıristiyan Avrupa saflarına katmıştır. Ancak François, daha sonra bu anlaşmaya uymamış ve yeniden Kanuni’ye destek vererek, Mohaç Savaşı’nın kazanılmasında Osmanlı’ya fayda sağlamıştır.

I. François ve Kanuni Sultan Süleyman

Bu dönemin en önemli gelişmesi ise, kuşkusuz, Osmanlı’nın Fransa’ya verdiği siyasi desteğin devamında, Fransız tüccarlarına Osmanlı topraklarında çeşitli ekonomik imtiyazlar (kapitülasyonlar) sağlanmasıdır. Dolayısıyla, tarihte Osmanlı (Türkiye) ile Fransa arasındaki ilk müttefiklik dönemi Kanuni Sultan Süleyman devridir denilebilir. Bu sayede, Fransa, Osmanlı’da daimi Büyükelçilik ve Konsolosluk açma hakkı kazanan ilk Hıristiyan devlet olmayı da başarmıştır. Bunun karşılığında, Fransa da Osmanlı’ya her yıl muayyen bir vergi ve Padişah’a hediyeler vermeyi kabul etmiştir. Bu kapitülasyonlar o yıllarda Anadolu’da ticareti canlandırırken, Osmanlı’nın çöküş döneminde devletin aleyhine bir unsur haline gelecektir. Ancak bu anlaşma Kanuni Sultan Süleyman dönemi ile sınırlandırılmış ve her Padişah’a anlaşmayı sürdürüp sürdürmemeye karar verme hakkı tanınmıştır. Ayrıca 1536 yılında İstanbul’a Büyükelçi olarak gelen Kardinal Monluc (Jean de Monluc) de Osmanlı’dan mali yardım almayı (11 trilyon 128 milyar lira değerinde) başaran önemli bir tarihsel figürdür. Fransa’nın Osmanlı ile yakın işbirliği olan bu dönemin olumsuz bir olayı ise, Amiral Andre Doria komutasındaki Cezayir’e yönelik Haçlı Seferi’ne Fransa’nın da destek vermesi nedeniyle Osmanlı donanmasının Toulon limanına girmesi, ancak Fransızların karşılık vermemesi nedeniyle daha sonra geri çekilmesidir. Fransa’nın bu dönemde Osmanlı ile yakın işbirliği yaparken bir yandan da Doria’ya destek vermesi, Eşref Hilmi Açık’a göre bu ülkenin “çift yönlü diplomasi” geleneğinin bir örneğidir. Diğer bir olumsuz gelişme, I. François’nın 1528 yılında Kanuni’ye yazdığı bir mektupta Saint Sepulere Kilisesi’nin camiye çevrilmesinden şikâyetçi olmasıdır. Bu durum, Katolikliğin Fransa açısından o dönemdeki önemine işaret eder. François’nın Kanuni’den ısrarla destek istemesi sonucunda Barbaros Hayrettin Paşa’nın François’nın İspanya ile yaptığı savaşta Fransa’ya yardım etmesi de önemli bir tarihsel olaydır. Ancak bu olayda da, yazara göre Fransa’nın güvenilir bir müttefik olmadığı ortaya çıkmıştır. Zira Fransa, Türk donanması İtalya’da harekât yaparken yerinden kımıldamamış ve Alman İmparatoru ile gizli görüşmeler bile yapmıştır. I. François’nın oğlu II. Henri (Henry) döneminde de bu işbirliği -şüphelere rağmen- devam etmiştir. Kanuni Sultan Süleyman, önceki dönemden edindiği güvensizliğin de etkisiyle, bu dönemde işbirliği konusunda daha ihtiyatlı davranmıştır. 1 Şubat 1553 yılında yapılan anlaşmayla, Fransa, Osmanlı’ya yaptığı yardımlar karşılığı taksitle ödenmek kaydıyla 300.000 altın verecek ve bu para ödeninceye kadar da donanmasını Osmanlı donanmasına rehin bırakacaktır. Anlaşmaya göre, Fransızlar Toscana Denizi’nin dışında Türk donanmasından yardım isterlerse, 150.000 altın daha tazminat verecek ve düşmandan ele geçen gemiler de Türklere ait olacaktır. Bu anlaşma gereği, Turgut Reis Fransa’ya yardım için 1553 yılında 45 gemiyle Napoli-Sicilya sahillerine gelmiş ama olması gereken Fransız kuvvetlerini bulamamıştır.

Genel bir yorum yapmak gerekirse, Kanuni Sultan Süleyman döneminde kurulan tarihteki ilk ciddi Osmanlı (Türk)-Fransız müttefikliği, Fransızlardan kaynaklanan sıkıntılar nedeniyle güven temeli tam oluşmamış bir dostluk ilişkisi halindedir. Ancak bu yıllarda Fransa’da Türk modasının etkili olduğu da bir tarihsel gerçektir; öyle ki, o yıllarda Türklük, Fransız zihin dünyasında zenginlik, güçlülük, güzellik, dürüstlük ve olağanüstülük gibi kavramlarla özdeş hale gelmiştir. O yıllarda Fransa Kraliçesi bile Türk kumaşından elbise diktirmektedir ve hatta Fransa’da hâkim olan Türk menşeli modaya “Turquerie” denmeye başlamıştır. Günümüzde çeşitli siyasi ve ekonomik toplantılarda iki ülke arasındaki tarihsel dostluğa referans bulma konusunda Kanuni Sultan Süleyman döneminin seçilmesinin en temel nedeni işte bu gerekçelerdir.

Kanuni Sonrasında Bozulan İlişkiler
Kanuni’nin oğlu Sultan II. Selim döneminde kapitülasyon anlaşması fiilen ortada kalkınca, Fransız tüccarları mağdur olmaya başlamış ve Fransa Kralı’nın İstanbul’a gönderdiği Claude de Bourg’un temasları neticesinde kapitülasyon anlaşması 1569’da genişletilerek yenilenmiştir. Bu anlaşma ile kapitülasyonların sürekli olması kararlaştırılmış, Fransızlara cizye vergisi vermeme imtiyazı tanınmış ve Fransız bayrağı çekerek Osmanlı sularında ticaret yapabilen ülkelere (Ceneviz, Sicilya, Ankona) İngiltere, Venedik ve İspanya gemileri de eklenmiştir. Sultan II. Selim döneminde yapılan bu anlaşma, kapitülasyonları sürekli hale getirmesi bağlamında önemlidir. Ayrıca bu dönemden itibaren Osmanlı içerisinde İngiliz ve Fransız tüccarlar arasında bir rekabet yaşanmaya başlamıştır. Ancak bu dönemde yapılan üçüncü ve dördüncü kapitülasyon anlaşmalarının da etkisiyle, Fransa, İngiltere’den daha etkili bir hale gelmiş ve Kudüs’e gidecek rahipler üzerinde Fransız himayesi, Fransız elçilerinin eşyalarının gümrük muafiyeti ve Fransız Konsoloslarının Katolik nüfusu himayesi gibi fazladan haklar elde etmiştir.

17. yüzyılda ise, ikili ilişkilerdeki temel parametre Osmanlı’nın güç kaybı olmuştur. Bu dönemde yapılan beşinci kapitülasyon anlaşmasında, Fransızlara Katoliklerin himayesi görevi resmen verilmiş, ayrıca Cezayir korsanlarının Fransızlara verdiği zararı gidermek ve onları cezalandırmak gibi yükümlülükler de Osmanlı tarafınca üstlenilmiştir. Verilen bu imtiyazlar, Fransa’yı siyasi-dini açıdan daha güçlü bir ülke haline getirmiştir. Özellikle Katolik nüfus üzerindeki hak, Fransa’nın Osmanlı’ya karşı kullanabileceği önemli bir diplomatik kart olmuştur. Ayrıca Cezayirli korsanlar konusunda Osmanlı’nın hükümranlık haklarından vazgeçmesi de Fransa’nın ilişkilerde üstün konuma geçmeye başladığının bir göstergesidir.

XIV. Louis

XIII. Louis döneminde (1610-1643) ise, Türk-Fransız ilişkilerinde bir durgunluk gözlemlenmeye başlamıştır. Bu durgunluk, XIV. Louis döneminde daha da belirgin hale gelmiştir. Osmanlı’nın önceki on yıllarda rakipleri olan İspanya-Avusturya İmparatorluğu’na vurduğu darbelerle kıta Avrupa’sında ciddi bir rakibi kalmayan Fransa bu dönemde hızla güçlü bir merkezi krallık haline gelirken, Osmanlı Devleti ise duraklamaya başlamıştır. Böyle bir ortamda, Fransa’nın Osmanlı ile ittifaka ihtiyacı azalırken, önceden bol keseden verilen kapitülasyonlar da devletin aleyhine işlemeye başlamıştır. İşte bu konjonktürde, Fransa’nın Cizvit tarikatına mensup papazlarca Osmanlı’da etkili bir biçimde uyguladığı Katolik propagandası (misyonerlik) ve siyaseti Osmanlı Devleti’ne zarar vermeye başlamıştır. Fransız Büyükelçiliği’nin desteğiyle Osmanlı’da faaliyet gösteren Cizvit tarikatına mensup papazlar, halkın tepkileri neticesinde çeşitli engellemelerle karşılaşsalar da, Fransız Büyükelçisi’nin devreye girmesiyle her seferinde serbest bırakılmışlardır. XIV. Louis devrinde Katolik propagandanın dozu arttırılmış ve bu konu Osmanlı üzerinde bir siyasal şantaj aracına dönüştürülmeye başlamıştır. Osmanlı Devleti içerisindeki Hıristiyan nüfus da bu konuda istekli davranmış ve Osmanlı’dansa Fransızların himayesini tercih etmişlerdir. Örneğin, Antakya Rum Patriği ve Halep Ermeni Patriği, bu dönemde XIV. Louis’ye mektup göndererek kurtuluşlarının sağlanmasını istemişlerdir. Fransızların Katolikleştirme siyasetinin en başarılı olduğu grup ise Ermeniler olmuştur. Bu yıllarda 30.000 Ermeni Katolikliğe intisap etmiştir. Fransızların Katolik propagandası Suriye ve Lübnan’da da etkili olmuş ve Hıristiyan Marunîler (Maronitler) Fransa’nın nüfuz alanı içerisine girmiştir. Bu dönemin en önemli olayı ise, askeri ve siyasi açıdan iyice güçlenen Fransa’nın Cezayir’e saldırmasıdır. 1665 yılında Fransa’daki XIV. Louis yönetimi, en itibarlı Büyükelçisi olan Denis de La Haye’ı İstanbul’a gönderirken, bir yandan da Osmanlı kuşatması altındaki Girit’e destek vermeyi sürdürmüştür. Osmanlı’nın hareketlerinde serbest bıraktığı Cezayir Beylerbeyliği’nin Fransız gemilerine Akdeniz ve Atlantik’te saldırıları üzerine, Fransa, bu yıllarda Cezayir’e savaş açmış, ancak Cicelli limanına çıkmalarından sonra Cezayir Yeniçeri ağası Şaban Ağa’nın harekete geçmesiyle kısa sürede geri çekilmek zorunda kalmıştır. 1668-1669 yıllarında ise ilişkiler iyice gerilmiştir. Bunun sebebi, Fransa’nın Girit’e destek vermeye devam etmesidir. XIV. Louis’in sürdürdüğü Katolik siyaseti de Osmanlı’yı rahatsız etmiştir. Bu nedenle, Fransa Büyükelçisi La Haye’a yönelik itibar sarsıcı hareketler yapılmıştır. Fransa ise, bu saygısızlıkları sineye çekmiş ve Osmanlı ile ipleri atmaya yanaşmamıştır. Bunun sebebi de büyük ölçüde ekonomik menfaatlerdir. Gelişen süreçte, Osmanlı’nın -Fransa’nın Girit yardımları kesilmediği sürece- ekonomik imtiyazların askıya alınacağını açıklaması sonucunda, Fransa tarafının baskısıyla Osmanlı Devleti bir Padişah emir subayını (müteferrika) bu ülkeye gönderme kararı almıştır. Bu nedenle, Osmanlı’nın 4 Ağustos 1669’da Fransa’ya gönderdiği görevli, bir nevi Osmanlı’nın ilk Büyükelçisi olarak da kabul edilebilir. Nitekim 5 Haziran 1673 yılında altınca kapitülasyon anlaşması imzalanmış ve ilişkiler düzeltilmiştir. Bu anlaşma ile Fransızların imtiyazları daha da genişletilmiş ve Kızıldeniz de Fransız ticaretine açılmıştır. İlerleyen yıllarda, Cezayir donanmasının korsanlık faaliyetlerinin devamı neticesinde, Fransa Kralı XIV. Louis, 26 Haziran 1684’te 41 gemiden oluşan Mareşal D’Estrées (Victor-Marie d’Estrées) komutasındaki donanmasını bu ülkeye göndermiştir. Bu süreçte Cezayir’deki Fransız esirlerin tamamı öldürülmüş ve Türk kıyı bataryalarının da zarar verdiği Fransız donanması geri çekilmek zorunda kalmıştır. Louis, Viyana Kuşatması sırasında da Osmanlı aleyhine bir tavır takınmış ve Avusturya ile savaşı keserek onlara destek olmuştur. Ancak Fransa, bu savaşa aktif olarak katılmamış ve Avusturya ve müttefikleri ile 20 yıllık bir saldırmazlık anlaşması yapmakla yetinmiştir.

Bu yıllarda ilişkiler bozulmaya başlasa da, kültürel etkileşim ve karşılıklı hayranlık devam etmiştir. Örneğin, Fransız yazar Joseph Poncet, Fransa Kralı’na Osmanlı yönetim modelini önermiş ve Osmanlı Sultanı’nın Şeyhülislam karşısındaki konumu gibi, dini yetkileri Papa’nın elinden alarak, bu yetkileri Fransa Kralı’nın bizzat kendisinin kullanmasını tavsiye etmiştir. Osmanlı’da uygulanmayan asaletin Fransa’da kaldırılması da bir diğer tavsiyesidir. Nointel Markizi (Charles Marie François Olier, Marquis de Nointel) de, elçi olarak geldiği Osmanlı’daki zenginlik ve şatafattan etkilenmiştir. Ünlü yazar Voltaire de, bir kitabında Türklerin cesaret, çalışkanlık, azim ve askerlik becerilerini övmüştür. O dönemde Fransa’da Türkler ve Osmanlı ile ilgili herşey merak konusu olmaya devam etmiştir. Örneğin, kahve, Osmanlı’dan Fransa’ya gitmiştir. Hatta ünlü Fransız yazar Molière, “Kibarlık Budalası” (Le Bourgeois Gentilhomme) eserinde bu yoğun ilgiyle dalga geçmiştir.

18. Yüzyıl
Sultan III. Ahmet döneminde, Rusya ve Avusturya’nın baskısıyla, Fransa’nın Osmanlı’daki imtiyazları kısıtlanmaya başlamıştır. Bu durum karşısında Fransa’nın Katolikleştirme siyaseti yavaşlamıştır. İlişkilerdeki soğuma devam etse de, bu yüzyılda da açık düşmanlık çizgisine gelinmemiştir. Bu dönemde, Çelebi Mehmet, Kudüs’te bulunan Saint Sepulere Kilisesi’nin onarımının Fransa’ya verildiğini müjdelemek için Büyükelçi sıfatıyla Fransa’ya gönderilmiştir. Hatta Çelebi Mehmet, somut bir kazanım yaratmasa da, 21 Mart 1721’de Kral XI. Louis tarafından kabul edilmiştir. Ayrıca Osmanlı’nın iki cephede (Rusya ve Avusturya) savaştığı zor dönemde Fransa’nın gayret ve desteği de bu yüzyıldaki önemli bir gelişmedir. Bu sayede Fransa’nın itibarı yeniden yükselmiş ve 1740 yılında kapitülasyonlar yenilenmiştir. Dahası, Fransa, Osmanlı’daki tüm Hıristiyan nüfusun himayesini elde etmiştir. Ancak 1774 Küçük Kaynarca Antlaşması ile Ortodoks Hıristiyan nüfusun himayesini daha sonra Rusya üstlenmiştir. Bu yüzyılda Fransa’da artan Yunan hayranlığı ise ilişkileri olumsuz yönde etkilemiştir. Yunanların Müslüman Türklerin yönetiminde olması ve kültürlerinin Fransa’da ilgi görmeye başlaması, bu ülke halkı ve siyasi elitinde Osmanlı’ya yönelik olumsuz duyguları körüklemiştir. Örneğin Montesquieu’nün Türklere yönelik olumsuz bakışında bu hissedilebilir. Hatta 1772 senesinde, Voltaire, Prusya Kralı’na Türkleri Boğazlardan atmak için Rusların yanında harbe girmesini tavsiye etmiştir. Nitekim Voltaire’in Yunan hayranlığı da üst düzeydedir.

Choiseul Gouffier

1784 yılında İstanbul’a gelen Marie-Gabriel-Florent-Auguste Kont Choiseul Gouffier (1752-1817) ise, Krallık döneminin son Büyükelçisi olması ve Doğu dünyasını iyi bilmesi açısından bu noktada ismi zikredilmesi gereken bir kişidir. Büyükelçi Gouffier, Karadeniz’i Fransız gemilerine açmak ve Fransız diplomatik çıkarlarını kuvvetlendirmek için çeşitli çalışmalarda bulunmuştur. Ancak Yunan sempatisi nedeniyle kendisine yönelik bakış çok olumlu olmamıştır. Ayrıca Fransa’nın o yıllardaki Türk-Rus Harbi’nde tarafsız kalması nedeniyle, halk, Fransız Büyükelçi’nin Tarabya’daki evini yakmıştır. Hatta bir ara Beyoğlu’ndaki Büyükelçilik binası bile kuşatılmış ve Fransa’nın itibarı yeniden azalmıştır. Zaten Gouffier’nin de bütün çabası Fransa’nın ticari kayba uğramaması yönünde olmuş ve müttefiklik yönünde büyük bir adım atılamamıştır.

Fransız Devrimi (1789) ve Sonrası
Fransa’da meydana gelen tarihi devrimin önemi ve kapsamını başta anlamakta zorlanan Osmanlı Devleti, bu süreçte iç çalkantılar yaşayan Fransa yerine başka müttefikler aramaya başlamıştır. Bu dönemde İngiltere ve Prusya yeni müttefikler olarak seçilmiş ve Fransa’nın yerini doldurmuştur. Fransız Devrimi’nin özünü teşkil eden sosyal ve hukuki eşitsizlikleri ortadan kaldırma düşüncesi, zamanla Osmanlı’da yaşayan gayrimüslim halklara ve Türklere de sirayet etmiştir. Zaten Fransa Cumhuriyeti’nin ilk elçisi Marie Louis Descorches’un da söylediği gibi, “Türklerde eşitlik hissi gayet kuvvetlidir”. Ancak elçiyle görüşmek konusunda Osmanlı devlet adamları ihtiyatlı davranmıştır; zira henüz hiçbir büyük Avrupa devleti devrim sonrası yeni rejimle resmi olarak görüşmemektedir. Dolayısıyla, Osmanlı Devleti elçiyle gizli görüşmeler gerçekleştirmiş ve bu görüşmelerde Descorches, Paris’in talimatları doğrultusunda, Osmanlı’nın Rusya’ya karşı bir savaş açması durumunda Fransa’nın kendilerine yardım edeceğini belirtmiştir. Ancak Türklerin isteksiz tavrı karşısında Fransızların ittifak düşüncesi sönmeye başlamıştır. Lakin Fransız ordularının savaşta kazandığı zaferler neticesinde Bab-ı Ali nezdinde Fransa’nın saygınlığı yeniden yükselmiş ve neticede 22 Şubat 1795’te yeni Fransa devleti tanınmıştır. 1796’da kurulan Direktuvar (Directoire) yönetimi döneminde ise, Fransa’nın Türkiye’yi savaşa sokma çabaları yoğunlaştırılmıştır. Bu dönemde yaşanan ilginç bir olay ise, daha sonra imparator olacak Napolyon Bonapart’ın o dönemde Fransa’dan Türkiye’ye gönderilecek mütehassıs subaylardan biri olmak için gönüllü olmasıdır. Ancak tam görevine başlayacakken bir iç isyanı bastırma görevi üstlenen Napolyon, bu görevi başarıyla yerine getirince İç Orduları Başkomutanı olarak atanmış ve Türkiye’ye gelme projesi rafa kaldırılmıştır. Ayrıca 1797 yılında Napolyon’un yaptığı fetihler sonucunda, Dalmaçya kıyılarında Osmanlı ile Fransa ilk defa sınır komşusu olmuşlardır. Osmanlı Devleti, bu durumu endişeyle karşılamıştır; zira Fransız Devrimi’nin isyancı ve milliyetçi fikirlerinin bu bölgedeki Rum ve diğer gayrimüslim nüfus üzerinde etkili olmasından korkmuştur.

Napolyon Bonapart

Bu dönemde Fransa’da ipleri eline alan Napolyon, İngilizlerin Hindistan yolunu kesmek için kritik hamlenin Mısır’ı almak olduğunu düşünmüş ve Akdeniz’i adeta bir Fransız gölü haline getirmek için askeri hamleler yapmıştır. Bonapart, Mısır Seferi öncesinde Türkleri meşgul etmek için Yunan milliyetçiliğini teşvik etmiştir. Nitekim Fransızların 1797’de Yedi Ada’ya çıkışı Rumlarda büyük bir heyecan yaratmış ve Rumlar, Fransızlar sayesinde bağımsızlıklarını kazanmayı başarabileceklerine inanarak, Mora’da hareketlenmeye başlamışlardır. Napolyon’un baskıları neticesinde, Direktuvar yönetimi 1798 yılında kendisine Mısır Seferi için yetki vermiştir. İngiltere de bu durumu fark ederek, donanmasını hemen Akdeniz’e göndermiştir. Fransızların Osmanlı Devleti’ni oyalamaları politikası başarılı olmuş ve İngiliz ve Alman gazetelerini değil de sadece Fransız gazetelerini okuyan Osmanlı elçisi, Mısır Seferi’nin gerçekleşeceğini Bab-ı Ali’ye rapor etmemiştir. Napolyon Bonapart, 19 Mayıs 1798’de 400 gemi ve 40.000 kişilik askeri kuvvetiyle Mısır’a gitmek üzere Toulon limanından yola çıkmıştır. Napolyon, 9 Haziran 1798’de Malta’ya gelmiş ve burayı işgal etmiştir. 6 gün sonra İskenderiye istikametinde yeniden harekete geçmiştir. İngilizlerin uyarılarına karşın, Napolyon hızlı bir şekilde İskenderiye’yi teslim almıştır. Bedevilerin saldırılarına karşın, Bonapart iyi bir taktikle onlarla da anlaşmayı başarmış ve kontrolü sağlamıştır. 3.000 kişilik bir kuvveti İskenderiye’de bırakan Bonapart, daha sonra Kahire’ye doğru yürümeye başlamıştır. Fransa’nın Mısır işgali karşısında İngiltere ve Rusya Osmanlı’ya destek vermiş, Avusturya ise tarafsız kalmıştır. Serasker Murat Bey komutasındaki Memluk süvarileri 13 Temmuz’da Fransızlara saldırmış, ancak asıl muharebe 21 Temmuz’da Kahire civarında yaşanmıştır. Piramitler Muharebesi olarak anılan savaşı Napolyon’un ordusu kazanmış ve 22 Temmuz’da Kahire Fransız kontrolüne geçmiştir. Ancak Amiral Nelson komutasındaki İngiliz kuvvetleri de boş durmamış ve Abukir’deki Fransız gemilerini batırmış ve askerleri esir almıştır. İngilizlerin bu başarısından cesaret alan Sultan III. Selim, 2 Eylül 1798’de Fransa’ya savaş ilan etmiş ve Fransa elçisi tutuklanarak Yedikule’ye hapsedilmiştir. Napolyon’un hamleleri karşısında, Osmanlı, Rusya, İngiltere ve Napoli Krallığı arasında yeni bir koalisyon ortaya çıkmıştır. Müşterek donanma kısa sürede Yedi Ada’yı ele geçirmiş ve burası Osmanlı himayesine bırakılmıştır. Ancak Ruslar da burada askerlerini bulundurmaya devam etmiş ve ilerleyen yıllarda bu mesele Türk-Rus ilişkilerinde sorun yaratmıştır. Ordusuyla Suriye’ye doğru ilerleyen Napolyon ise, Akka’da büyük bir yenilgiye uğramış ve Kahire’ye dönerek burada Osmanlı ordusunu mağlup etmiştir. Ancak Avusturya’ya İtalya’da yenildiklerinin haberini alan Napolyon Fransa’ya dönünce, Mısır’daki komutayı General Jean-Baptiste Kléber devralmış ve İngiliz ve Osmanlı ordularının büyük saldırıları sonucunda Fransız ordusu sonuçta Mısır’dan ayrılmak zorunda kalmıştır.

18. Yüzyılda Kültürel İlişkiler
Fransa’da 18. yüzyılda modernleşmeyle birlikte meydana gelen kültürel hayattaki gelişmeler, Osmanlı Devleti’ni de yakından etkilemiştir. Örneğin, Nevşehirli Damat İbrahim Paşa, Kâğıthane’de Fransız mimarisini örnek alan birçok köşk ve konak yaptırmış ve kısa sürede bu durum tüm Osmanlı elitlerinde bir Fransız öykünmeciliğine yol açmıştır. Türkiye’deki ilk matbaa da 13 Ağustos 1790’da Fransız elçiliğinde kurulmuş ve bu matbaada Fransızlara hitap etmek amacıyla Fransızca bir gazete yayımlanmıştır. Fransızların matbaa teknolojisini Mısırlılar da kullanmış ve Mısır Valisi Kavalalı Mehmet Ali Paşa, İskenderiye’de Fransızlardan kalan matbaayı geliştirerek, “Bulak” isminde bir yayınevi kurmuştur. Bu devirde Batı müziğine de Osmanlı ve İslam dünyasında büyük bir ilgi başlamıştır. Daha çok seçkin zümre ile sınırlı kalan bu ilgi, Padişah’ın erkânından birini Avrupa’ya müzik tahsili için göndermesi, Fransa’dan çeşitli müzik aletleri ve kitaplarının getirtilmesi gibi sonuçlar doğurmuştur. Ayrıca hububat alanında yoğunlaşan ticari ilişkiler de siyasi rekabete rağmen artarak devam etmiştir.

18. Yüzyılda Askeri İlişkiler
18. asırda Avrupa’da askerlik sanatında önemli gelişmeler yaşanmış ve yeni silahların da keşfedilmesiyle, askeri taktik ve stratejilerde büyük değişiklikler görülmüştür. Bu nedenle, Osmanlı Devleti de Avrupa’daki teknik gelişmeleri takip etmek ve buna uyum sağlayabilmek için yeni okul ve kurslar açmaya gayret etmiştir. 1716 yılında Rochfort adlı bir Fransız subayı Nevşehirli Damat İbrahim Paşa’ya bir rapor takdim etmiş ve Osmanlı’ya yabancı uzman subay getirme projesini ilk kez teklif etmiştir. Gerçek ismi Comte de Bonneval olan ve sonradan Osmanlı tabiiyetine geçen Fransız asker Humbaracı Ahmet Paşa’nın ıslahat hareketleri de Fransız etkisiyle gerçekleşmiştir. Avusturya ordusunda tümgeneralliğe kadar yükselen ve sonradan Bosna’da Müslüman olarak Osmanlı hizmetine giren Ahmet Paşa’nın çabalarıyla, Humbarahane ve Hendesehane adıyla Osmanlı’daki Avrupa standartlarında ilk askeri okul bu dönemde açılmıştır. Ayrıca Fransa’ya elçi olarak atanan Sait Paşa, 1742’de İstanbul’a dönerken, bu okulda ders vermeleri için 22 Fransız topçusunu da beraberinde getirmiştir. Ancak humbarahane ocağındakilerin aylıklarının düzenli verilmemesini gerekçe göstererek ayaklanmaları sonrasında Ahmet Paşa gözden düşmüş ve Kastamonu’ya sürülmüştür.

Humbaracı Ahmet Paşa

Humbaracı Ahmet Paşa dışında Osmanlı hizmetine giren bir diğer Fransız da Baron de Tott’dur. Macar kökenli aristokrat bir Fransız subayı olan François Baron de Tott, 1773 yılında Hasköy semtinde deniz subayı yetiştirmek için Mühendishane-i Bahri okulunu açmıştır. 1782 yılında ise Tophane’de “Sürat Topçuları” adıyla 2.000 kişilik yeni bir topçu sınıfı kurmuştur. Aynı zamanda, Tott, yeni dökümhaneler yaptırmış ve Boğaziçi’nin tahkimatı ile uğraşmıştır. Tott, 1768-1774 Türk-Rus Savaşı’nda Rusların İstanbul’u tehdit etmesi üzerine boğazın tahkimi için görevlendirilmiş ve Rusların püskürtülmesinde faydalı hizmet yapmıştır. I. Abdülhamit döneminde Sadrazam Halil Hamit Paşa, Tott’un Hasköy’deki okuluna yeni bir düzen vermiş ve Türk-Fransız ustalarca bu dönemde yeni toplar döktürülmüştür. Hatta Halil Hamit Paşa, 1784 yılında Fransa’dan yeni uzmanlar getirtmiş ve bunları öğretmen yapmış, ancak Rusya ve Avusturya’nın itirazları nedeniyle bu uzmanlar daha sonra ülkelerine dönmüşlerdir.

Baron de Tott

Sultan III. Selim döneminde orduda yenileşme gerçekleştirmek düşüncesi hız kazanmıştır. Bu dönemde birçok askeri eser Türkçe’ye çevrilmiş ve Fransa ve İsveç gibi ülkelerden askeri uzmanlar getirtilmiştir. III. Selim, 24 Şubat 1793 yılında Nizam-ı Cedid ordusunu kurmuştur. Bu ordunun oluşturulmasında Fransız subay ve uzmanların etkisi yoğundur. Ancak daha sonra Napolyon’un Mısır Seferi nedeniyle ilişkiler bozulunca, bu subay ve uzman kadrosu Türkiye’den çekilmiş ve modernleşme girişimleri sekteye uğramıştır. 18. yüzyılda iki ülke arasında askeri, siyasi ve kültürel ilişkiler üst düzeyde devam etmesine karşın, özellikle Fransız Devrimi sonrasında Napolyon döneminde çıkarlar farklılaşmaya başlamıştır. Hatta iki ülke, geçmişteki müttefiklik ilişkilerinden çıkarak savaş durumuna bile girmişlerdir. Bu savaşları Fransa kazanırken, Osmanlı ise Fransa karşısında İngiltere ve Rusya açılımları ile ayakta kalmayı başarabilmiştir. Bu yüzyılda Fransa’da Osmanlı’nın dağılacağı anlayışı oluşmaya başlarken, ayrıca Fransız Devrimi idealleri doğrultusunda özellikle gayrimüslim halklara destek verme politikası da aktif şekilde uygulamaya sokulmuştur. Ancak İngiltere ve Rusya’nın Osmanlı üzerinde çok güçlü olmasını istemeyen Fransa, bu devletlere karşı zaman zaman Osmanlı’ya yakınlık göstermeye devam etmiştir. Bu nedenle, müttefiklik ilişkisinden rekabet temelinde bir ilişki biçimine geçilse de, bu yüzyılda kalıcı bir düşmanlıktan ziyade, daha çok farklılaşan çıkarların getirdiği politika zıtlaşmaları olduğu söylenebilir.

19. Yüzyıl
Napolyon’un Mısır Seferi nedeniyle bozulan ilişkileri düzeltmek amacıyla, Fransa, 1805 yılı Ocak ayında İstanbul’a yeni elçisini göndermiştir. Osmanlı da 1806 yılında Muhip Efendi’yi Fransa’ya elçi olarak göndermiştir. Fransa, 1806 yılında İstanbul’a daimi Büyükelçi olarak Napolyon’un çok güvendiği Fransız subay, diplomat ve siyasetçi General Horace Sébastiani’yi (Horace François Bastien Sébastiani de La Porta) atamıştır. Sébastiani, Napolyon’un direktifleri doğrultusunda 1805 anlaşmasıyla Rusları Boğazlarda diğer devletlere göre çok avantajlı konuma geçiren Türk-Rus ittifakını bozmak için Osmanlı’ya teklifte bulunmuştur. Sırbistan ve Karadağ’daki isyanların bastırılmasında Fransız desteği, Osmanlı ordusunun modernize edilmesi, Osmanlı’nın güçlendirilerek Rus baskısından kurtarılması, Kırım’ın Osmanlı’ya geri verilmesi ve Dalmaçya’daki Fransız nüfuzunun Balkanlar’daki Osmanlı otoritesinin pekiştirilmesi için kullanılması gibi cazip öneriler sunan bu teklifi Osmanlı Devleti henüz değerlendirme halindeyken, Rusya, 16 Ekim 1806’da savaş ilan etmiştir. Bu sırada İngilizler devreye girmiş ve savaşı durdurmak için bazı şartlar öne sürerek, Amiral John Duckworth komutasındaki donanmasını İstanbul’a göndermiştir. Ancak İngilizlerin şartları Osmanlı tarafından kabul edilmemiş ve savaş genişlemiştir. Bu süreçten en memnun olan ülke ise doğal olarak Fransa’dır ve bu sayede iki ülke arasında bir arabulucu rolü üstlenmiştir. Nitekim Fransa’nın girişimleriyle bu savaş 1807’de sonuçlandırılmıştır.

Horace Sébastiani

Bu dönemin ardından Osmanlı’nın hızla Fransa’ya yanaştığını fark eden İngiltere’nin diplomasi atağı gelmiştir. Fransa ile Rusya’nın Eflak-Boğdan’ın Rusya’ya bırakılması konusunda anlaşması da Osmanlı’nın yeniden İngiltere ile sıcak ilişkilere yönelmesinde etkili olmuştur. 5 Ocak 1809 tarihli Çanakkale Anlaşması ile, İngiltere, Fransa’nın Osmanlı’yı tehdit etmesi durumunda savaş araç ve gereçleri ile Osmanlı’yı destekleme taahhüdünde bulunmuştur. Ancak Rus-Fransız anlaşması da uzun sürmemiş ve İngiltere Rusya ile de yakın ilişkiler kurmaya başlamıştır. Bu durumda Fransa yüzünü yeniden Osmanlı’ya dönmüş ve Sultan II. Mahmut’a 1806’da vaat ettiklerini tekrar teklif etmiş ve Rusya’ya karşı bir ittifak projesi sunmuştur. Ancak İstanbul tarafından Fransız tekliflerine olumsuz yaklaşılmıştır. Napolyon’un Rusya’ya savaş açması sonrasında ise, Osmanlı, Rusya ile 1812 Bükreş Anlaşması’nı imzalamış ve Rusya’nın savaşta avantajlı bir konuma geçmesine yardımcı olmuştur

19. yüzyılda ilişkilerde sorun yaratan temel gelişme, Fransa’nın Fransız idealleri olan özgürlük, eşitlik ve kardeşlik temaları etrafında Osmanlı tebaasına yönelik propaganda faaliyetleridir. Napolyon Bonapart, bu idealleri çok etkili bir biçimde özellikle Yunan nüfus üzerinde kullanmıştır. Örneğin Mora’da ve Yedi Ada’daki propaganda faaliyetleri çok etkili olmuş ve Osmanlı’ya büyük zarar vermiştir. Ayrıca Arnavutlar üzerinde de Fransız propagandası kısmen başarılı olmuştur. Nitekim Yunan İsyanı’nı başlatıp geliştiren Etnik-i Eterya Cemiyeti 1814’te Fransa’da faaliyete başlamıştır. Felsefenin kaynağı olan Antik Yunan medeniyetine Fransız entelektüellerince duyulan hayranlık da Fransızların Yunanlıların lehine pozisyon almasında etkili olmuştur. Öyle ki, o yıllarda Paris’teki Paris Yunan Komitesi’ne dönemin en seçkin Fransız düşünür, yazar, şair, asker ve politikacıları üyedir. 1821 Mora İsyanı’na Fransa başta destek verdiyse de, İngiltere ve Avusturya’nın bağımsız Yunan devletine karşı olmaları sebebiyle herhangi bir teşebbüste bulunmamıştır. İsyanın bastırılamaması üzerine Mısır Valisi Kavalalı Mehmet Ali Paşa 1826’da Mora’ya gelmiş ve isyanı bastırmaya başlamıştır. Bunun üzerine, Fransızlar Yunanlılara destek vermeye başlamıştır. Rusya ise en baştan beri Yunanlıları desteklemektedir. Fransa, aslında Rus desteğiyle kurulacak bir Yunanistan’ın tamamen Rusya kontrolüne gireceği endişesiyle bu isyanı destekleme kararı almıştır. Zamanla İngiltere de Yunanlıları tamamen Rus ve Fransızlara kaptırma korkusuyla harekete geçmiş ve bağımsız devlet fikrine sıcak bakmaya başlamıştır. 4 Nisan 1827’deki Petersburg Protokolü ile Yunanistan Osmanlı’ya bağlı bir muhtar devlet haline gelmiş ve Türkler Yunanistan’dan çıkarılmıştır. Osmanlı’nın buna karşı çıkması üzerine, Osmanlı donanması Navarin önlerinde Rus, İngiliz ve Fransız kuvvetlerince yakılmıştır. Hatta Rusya, bu fırsattan istifade ederek Osmanlı’ya savaş da açmıştır. Bu şekilde Fransa da Yunan İsyanı’nın başarılı olmasında son derece etkili olmuştur. Ayrıca yine aynı dönemde, Fransa, Cezayir’i de Osmanlı’nın elinden almıştır. 1847’de Cezayir tamamen Fransız kontrolüne geçmiştir. Osmanlı’nın 1831’de yayınladığı notaya ise Fransa cevap verme zahmetinde bile bulunmamıştır. Bu dönemin bir diğer önemli gelişmesi ise kuşkusuz Kavalalı Mehmet Ali Paşa’nın isyanıdır. Fransa’nın da destek verdiği Mısır Valisi Mehmet Ali Paşa, ülkesinde yaptığı reformlar nedeniyle Fransa’da takdir toplamıştır. Ayrıca Fransa, Mısır ve Suriye’de Osmanlı’dansa Mehmet Ali’nin hüküm sürmesini istemiştir. Hatta Fransa Kralı Louis-Philippe, Mehmet Ali Paşa’yı Kütahya’daki başarısı için bizzat kutlamıştır. Zor durumda kalan II. Mahmut, isyanı bastırmak için Rus desteğini kabul etmiş ve bu nedenle İngiltere ve Fransa da sorunu çözmek için devreye girmişlerdir. Mısır Valisi’nin yaptıklarını bir türlü kabullenemeyen Sultan II. Mahmut’un ordusu, 23 Haziran 1839’da Mısır kuvvetleri karşısında büyük bir hezimete uğramıştır. Nizip Savaşı sonucunda Mısır resmen Mehmet Ali Paşa’nın kontrolüne geçmiş ve Osmanlı etkisi kırılmıştır. Ayrıca Boğazlardan savaş geçmemesi yönünde de 1841’de uluslararası bir anlaşma yapılmıştır.

III. Napolyon

Bu asırdaki bir diğer ilginç mesele, I. François döneminde Fransızlara verilen Katolik kutsal mekânlara ait imtiyazların 19. yüzyılda Fransa tarafından özellikle Kudüs’te siyasi bir unsur olarak kullanılmaya başlanmasıdır. Nitekim bu asırda, Kudüs, Fransız ve Rumların mücadele alanı haline gelmiştir. Fransızların Libya’daki çalışmaları ise, Osmanlı’nın başarılı karşı hamleleri neticesinde başarısız kalmıştır. Buna karşın, Fransa, 1856 Paris Barış Konferansı ve Antlaşması ile Rusya karşısında istediği birçok şeyi elde etmeyi başarmıştır. Bu dönemde prestiji yükselen III. Napolyon, Islahat Fermanı sonrasında oluşan konjonktürü de kullanarak, sık sık Osmanlı’nın iç işlerine karışmaya başlamıştır. Bu noktada özellikle bağımsızlıkçı hareketlere ve başta Katolik olmak üzere gayrimüslim nüfusa verilen destek dikkat çekicidir. Nitekim bu çalışmaların ilk somut ürünü, 1858’de Eflak ve Boğdan’ın birleştirilmesiyle Romanya devletinin kurulması olmuştur. Ayrıca Fransa, Katoliklerin hamisi olarak, Lübnan’da Dürziler ve Marunîler (Maronitler) arasında yaşanan çatışmada da hakem rolüne soyunmuş ve bu bölgeye müdahale etmiştir. İngiltere’nin Protestanlaştırma siyaseti yürüttükleri Dürziler, Katolik Maronitler ve Ortodokslar arasında bu dönemde Lübnan’da çatışmalar yaşanmıştır. Lübnan’a müdahale etme kararı alan Fransa, İngiltere’nin çekinceleri nedeniyle bu operasyonunu sadece Hıristiyan nüfusu korumak için yaptığını açıklamak zorunda kalmış ve İngiltere ve diğer devletlerin de bölgeye asker göndermesine razı olmuştur. Fransız çıkarması ardından, 1861 Lübnan Beyannamesi ile bu ülkede yeni bir yönetim sistemi kararlaştırılmıştır. Fransız birlikleri Lübnan’dan çekilseler de, bu süreç de Osmanlı’nın zayıflamasına ve itibar kaybetmesine neden olmuştur. Girit konusunda da Fransa’nın tavrı diğer büyük devletler gibi Osmanlı’nın aleyhine olmuştur.

Bu dönemde Fransız dış politik algılaması ve özellikle III. Napolyon’un temel düşüncesi, Balkanlar’da bağımsızlık isteyen Ortodoks halkları güçlü bir şekilde desteklemek ve bu sayede bu halkların tamamen Rusya’nın etki sahasına girmelerini önlemektir. Zira bu dönemde Rusya’nın temel gücü Panslavizm politikasından kaynaklanmaktadır ve Ortodoks inancı nedeniyle de Rusların elinde önemli bir avantaj bulunmaktadır. Fransa ise, bu din ve ırk temelli politika karşısında Fransız Devrimi’nin dünyaya yaydığı seküler milliyetçilik kartıyla karşılık vermiştir. Ancak her iki politika da sonuçta Osmanlı Devleti’ne zarar vermektedir. 1869 yılında Fransız mühendis Ferdinand de Lesseps’in isteği doğrultusunda açılan Süveyş Kanalı ve 1881 Tunus işgali de bu dönem Fransız dış politikası açısından hatırlanması gereken olaylardır. Sevr Antlaşması’na kadar, Osmanlı, Fransızların Tunus işgalini tanımamıştır. Ancak Sevr sonrasında bu ülkedeki Fransız himayesi kabullenilmiştir. Lozan Antlaşması’ndan sonra da durum bu şekilde devam etmiştir. 19. yüzyıl Fransız dış politikasının en temel meselelerinden birisi de İngiltere ile rekabettir. Mısır başta olmak üzere, birçok ülke ve bölgede bu iki bölge birbirleriyle rekabet etmiş ve kıyasıya mücadele içerisine girmişlerdir. Süveyş Kanalı ile başlarda Mısır'da Fransa avantajlı konuma geçmesine rağmen, İngiltere 1882’de Mısır’ı işgal ederek bu ülkede hakimiyeti sağlamıştır. Osmanlı’nın Fransa’yı İngilizlere karşı kışkırtma girişimlerine karşın, bu dönemde herhangi bir askeri müdahaleye dahil olmayan Fransa, Mısır’ın tamamen İngiliz kontrolüne geçmesine engel olamamış ve sonrasında da bir askeri harekât düzenlemeye cesaret edememiştir.

19. yüzyılda Fransa’nın Ermeni ve Rum (Yunan) siyaseti de daha belirgin hale gelmiş ve iki ülke arasındaki ilişkilerin tamamen rekabet temelinde şekillenmesine katkıda bulunmuştur. Yunanistan’ın bağımsızlığını kazanmasından sonra, Osmanlı’da en sadık millet olarak bilinen ve örf ve gelenek olarak Türklere çok yakın olan Ermenileri kışkırtmak için Fransa, İngiltere ve Rusya arasında adeta bir yarış başlamıştır. Her üç devlet de, kendi yaygın mezhep kimliğini kullanarak Ermenileri yanlarına çekmeye çalışmışlardır. Ruslar Ortodoksluğu, Fransızlar Katolikliği, İngilizler ise Protestanlığı kullanarak Ermenileri Osmanlı’ya karşı kışkırtmış ve özellikle İngiliz siyaseti bu dönemde etkili olmuştur. Örneğin 1895 Ermeni ayaklanması, Rusya’ya set olması için bağımsız bir Ermenistan’ın kurulmasını öngören bir İngiliz projesidir ve bu nedenle Fransa tarafından desteklenmemiştir. Ancak Fransız hükümetinin bu tavrına karşın, Fransız halkı ve entelektüelleri, romantik milliyetçilik-özgürlük idealleri ve Hıristiyanlık etkisiyle Ermenileri desteklemeye devam etmişlerdir. 19. yüzyıl sonlarında ise, İngiltere-Rusya-Fransa arasındaki çekişmeye Prusya (Almanya) da dâhil olmaya başlamıştır. Fransa’nın Osmanlı üzerindeki yoğun etkisi ve ticaret imtiyazlarından mağdur olan Almanlar (1898’de açık rekabet temelinde ilişkiler varken bile Osmanlı borçlarının yarısını Fransa’dan almaktadır ve Osmanlı Bankası’nın denetimi Fransızlardadır. Ayrıca ilk demiryolu kurma izni de Fransızlara verilmiştir.), Bağdat demiryolu hattı gibi bazı projelerde Fransızlarla işbirliğine yönelmişlerdir. Ancak İngiliz ve Rus tepkisi üzerine, bu projeyi daha sonra Almanya tek başına üstlenmiştir. Bu dönemde Osmanlı’nın çok kötü ekonomi tablosu siyasetini de olumsuz etkilemiştir. Örneğin, Tubini ve Loranda isimli Fransız bankerlere borçlanan Osmanlı Devleti, 1901’de Fransız donanmasının Midilli’ye gelerek gümrüklere el koyması karşısında çaresiz kalmıştır. Fransa, bu borçlar nedeniyle Fransız himayesinde tüm okul, hastane ve dini kuruluşların kanuni varlıklarının resmen tanınması, bu kuruluşların tamir ve onarımlarına izin verilmesi ve Filistin’de bir Keldani Patrikliği’nin kurulması gibi taleplerini bu borçlar karşılığında Osmanlı’ya kabul ettirmiştir. Sultan Abdülaziz’in 46 günlük Avrupa turu kapsamında Fransa’yı ziyaret etmesi ve Paris’te açılan bir sergiyi gezerek İmparator III. Napolyon’la görüşmesi ise, bu dönemin en önemli ve olumlu siyasi gelişmelerinden biri olarak tarihe not düşülmelidir.

19. Yüzyılda Kültürel İlişkiler
Siyasi olarak ilişkiler 19. yüzyılda artık tamamen rekabet-düşmanlık temelinde oluşmaya başladıysa da, iki ülke arasındaki kültürel ilişkiler iyi seyretmeye devam etmiştir. Osmanlı devlet adamları, bu dönemde ilk kez Avrupa’dan geride kaldıkları düşüncesine kapılmış ve bu nedenle Avrupa ile kültürel münasebetleri arttırmak ve oradaki gelişmeleri gözlemleyerek, bunları Osmanlı’ya uyarlamak amacında olmuşlardır. Nitekim Prof. Dr. İlber Ortaylı’nın “Osmanlı’nın en uzun yüzyılı” olarak nitelendirdiği 19. asır, aynı zamanda Sened-i İttifak, Tanzimat Fermanı, Islahat Fermanı ve Birinci Meşruiyet gibi en kapsamlı reform girişimlerinin yaşandığı çağdır. Bu yapılan reformlarda örnek alınan temel ülke ise Fransa olmuştur. Dolayısıyla, 19. yüzyıl ve sonrasında Cumhuriyet’in ilk yılları, Fransa’nın Türkiye’de en popüler olduğu dönemdir. Fransa’dan bu dönemde 1858’de Ceza Kanunu, 1860’da Ticaret Kanunu, 1861’de Usulü Muhakemeyi Ticaret Nizamnamesi, 1863’de Deniz Ticaret Kanunu, 1879’da Ceza Mahkemeleri Kanunu ve 1880’de Hukuk Mahkemeleri Usulü Kanunu alınmıştır. 1820 yılında devlet dairelerinde çalışan memurlara Fransızca bilme zorunluluğu getirilmiş ve bunun için özel kurslar açılmıştır. Harbiye ve Tıbbiye mektepleri de Fransız eğitim sistemine uygun olarak açılmıştır. Osmanlı’daki ilk fotoğrafçıyı da bir Fransız girişimci açmıştır. 1860’dan itibaren maliye idaresinde de Fransız usulü benimsenmiştir. 1859’da Paris’te Mekteb-i Osmani’nin açılması da önemli bir gelişmedir. Ancak bu okul 1874’te kapanmıştır. 1 Eylül 1868’de ise, Fransızca eğitim yapan ilk eğitim kurumu olarak Beyoğlu’nda meşhur Galatasaray Lisesi (Mekteb-i Sultani) açılmıştır. Askeri alanda bile birçok konuda Fransa model ülke olarak seçilmiştir. Bu asırda Batı klasik müziği de Saray’a girmiş ve Fransız tiyatro oyunları uyarlanarak sahnelenmeye başlanmıştır.

20. Yüzyıl Başları
20. yüzyıl başındaki en önemli jeopolitik gelişme, Almanya’nın artık yeni bir büyük güç olarak dünya siyaset sahnesinde öne çıkmasıdır. Bu dönemde İngiltere ve Fransa ile rekabet edebilir hale gelen Almanya nedeniyle, Osmanlı’nın Fransa-İngiltere-Rusya üçlüsü arasında sürdürdüğü denge siyaseti değişime uğramıştır. Almanya’nın sömürge ve hammadde arayışı içinde olması, bu ülkeyi atak ve savaşçı hale getirmiştir. Çökmekte olan Osmanlı ise, zamanla bu ülkeyi adeta kendisine kurtarıcı olarak görmeye başlamıştır. Almanya’nın güçlenmesinden rahatsız olan İngiltere ve Fransa, ilk kez 8 Nisan 1904’te Londra’da bir anlaşmayla işbirliğine yönelmişlerdir. Daha sonra kendilerine 1907 yılında Rusya da katılmıştır. İtalya ve Avusturya-Macaristan gibi ülkelerse Almanya’ya yakın durmuşlardır. Başlarda Osmanlı Devleti iki blok arasında tarafsız kalsa da, İngiliz, Fransız ve Rusların kendisi aleyhindeki politikaları nedeniyle, Osmanlı’nın zamanla diğer bloğa yanaşması kaçınılmaz hale gelmiştir. Örneğin Fransa, bu dönemde Osmanlı’yı yanına çekmek için politika uygulamak yerine, Trablusgarp Savaşı’nda İtalyanları desteklemiş ve Balkan Savaşları döneminde de Osmanlı aleyhinde pozisyon almıştır. Barış görüşmelerinde de Türk ve Müslüman nüfusun aleyhinde tavır alan Fransa ve İngiltere karşısında, Osmanlı Devleti adım adım diğer bloğa ve Almanya ile müttefikliğe doğru sürüklenmiştir. Özellikle askeri alanda, Osmanlı üzerindeki Alman nüfuzu her geçen gün artmıştır. Buna karşın, maliye yönetimi konusunda Fransız, donanmanın ıslahı konusunda İngiliz ve jandarmanın ıslahı konusunda İtalyan etkisi devam etmiştir. Neticede 2 Ağustos 1914 tarihinde Türk-Alman İttifak Anlaşması imzalanmıştır. Dolayısıyla, 20. yüzyıl başlarında iki devlet açık düşman konumuna gelmişlerdir.

Birinci Dünya Savaşı’nda Türk-Fransız çarpışmasının ilk yaşandığı yer Çanakkale olmuştur. Fransızlar, Çanakkale Savaşı’na 400 subay ve 18.000 askerle katılmışlardır. Temelde bir İngiliz operasyonu olmasına karşın, Fransızlar da bu cephede yer almış ve büyük bir hezimete uğramışlardır. İngiltere, Rusya ve Fransa arasındaki Osmanlı’yı paylaşma müzakereleri neticesinde, Fransa’ya Suriye ve Lübnan bölgeleri verilmiştir. Ayrıca savaşın kazanılması neticesinde Mondros ve Sevr Antlaşmaları ile Osmanlı işgal edilince, Fransızlar Kilikya bölgesini (Sivas, Elazığ, Maraş, Mardin ve Antep) işgal etmişlerdir. Bu dönemde Fransızların Ruslar ve İngilizlerle birlikte Ermenileri kışkırtma siyaseti de sürmüştür. Bu nedenle, 1915 yılında zorunlu göç (tehcir) kararı alınmış ve bu kararın uygulanmasında büyük insani trajediler yaşanmıştır. Ancak Fransa ile İngiltere’nin müttefik olmalarına karşın iç rekabetlerini sürdürmeleri ve Fransızların paylaşımdan memnun olmaması, Anadolu’da Milli Mücadele’nin başarılı olmasında etkili olmuştur. Prof. Dr. Emre Kongar’ın önemli bir tespiti, Mustafa Kemal Atatürk’ün büyük karizması ve akılcılığı sayesinde bu dönemde Fransızların çekimserliğini sağlayabilmesi ve onlarla savaşmadan topraklarını geri alabilmesidir. Nitekim 20 Ekim 1921’de iki ülke arasında (Ankara hükümeti) imzalanan Ankara Antlaşması sonucunda savaş hali sona erdirilmiş ve işgal kalkmıştır. İngiltere, bu anlaşmaya büyük tepki göstermiş ve Fransa’yı ihanetle suçlamıştır. Fransızların ardından İtalyanların da çekilmesiyle birlikte, İngilizler ve Yunanlar Türk direnişi karşısında zor durumda kalmışlardır. Ancak iki ülke arasındaki bu sıcak rüzgârlara rağmen, Lozan Antlaşması sürecinde Türk-Fransız çekişmesi kısmen devam etmiştir. Özellikle borçların ödenmesi konusunda Fransızlar sorun yaratmaya devam etmiş; ancak ikinci Lozan görüşmelerinde bu konuda bir komisyon kurulması kararlaştırılmıştır.

Sevr Antlaşması’ndan sonra Anadolu’nun işgali

Lozan Antlaşması ile iki ülke arasındaki tüm sorunlar çözülmüştür de denilemez. Öncelikle Suriye sınırı konusunda anlaşmazlık bir süre devam etmiştir. Ancak 18 Şubat 1826’daki Dostluk ve İyi Komşuluk anlaşmasıyla sınır sorunu halledilebilmiştir. Bir diğer mesele, Türkiye’de faaliyet gösteren Fransız misyoner okullarının durumudur. Türk hükümeti, bu okullarda Tarih ve Coğrafya gibi derslerin Türkçe olarak ve Türk öğretmenlerce okutulmasını diretince, Papalık ve Fransa devreye girmiş ve bu durumu protesto etmiştir. Ancak Türkiye’nin kararlı tavrı karşısında, Fransa daha ileri gidememiştir. Borçlar konusunda ise anlaşma ancak 13 Haziran 1928’de imzalanan sözleşmeyle çözümlenebilmiştir. 1929 Büyük Buhranı’nın etkisiyle Türkiye borçları ödemekte zorlanınca, 22 Nisan 1933’te yeni bir borç sözleşmesi imzalanmıştır. Ayrıca kimi yazarlara göre 1937 Dersim İsyanı’nda da Fransa’nın rolü vardır. Bu isyanda Fransız silah ve mühimmatları kullanılmış ve Suriye Hoybun Cemiyeti’nde özel olarak yetiştirilmiş Fransız sempatizanı Kürt ve Ermeniler rol almıştır. Bu konu, bazı tarihçilerce Fransa’nın Türkiye’nin aktif Hatay politikasına cevabı olarak da değerlendirilmiştir. Hatay meselesinde ise çözüme ancak 1939’da varılmış ve Hatay Türkiye’ye bağlanmıştır. Ancak bu noktaya gelinmesi öncesinde son derece gergin ve riskli süreçlerden geçilmiş ve Türkiye Hatay sınırına 30.000 asker yığınak yapmak ve Fransa’ya gözdağı vermek zorunda kalmıştır. Bu olayların dışında, Cumhuriyet’in ilk yıllarında kültürel ilişkiler olumlu düzeyde devam etmiş ve Fransa’nın model ülke konumu sürmüştür.

İkinci Dünya Savaşı ve sonrasında ise Türkiye’de çok önemli dönüşümler yaşanmıştır. Her ne kadar Osmanlı’dan gelen alışkanlıkla Türkiye’nin Avrupa (Batı) yönelimi devam etse de, yeni müttefik ABD ile kurulan sıcak ilişkiler ve Sovyet Rusya tehdidi nedeniyle Fransa’nın konumu daha arka plana itilmiştir. Nitekim Türkiye’nin siyasi ve kültürel hayatında 1950’lerden itibaren Amerikan nüfuzu çok baskın hale gelmiştir. Fransa ile ilişkiler ise, daha ziyade ekonomik konularda ve herhangi bir ciddi siyasal sorun yaşanmadan devam etmiştir. Ancak 1970’lerden itibaren bu dostluk havası yine çeşitli sebeplerle bozulmaya başlamıştır. Bu dönemde ortaya çıkan en huzur bozucu gelişme, Ermeni terör örgütü ASALA’nın yaptığı ve Türk diplomatlarını hedef alan eylemler ve Fransa’nın bu konudaki tepkisizliğidir. Fransızların Birinci Dünya Savaşı’nda Türkiye’nin doğusunda bağımsız bir devlet kurma sözü verdiği Ermenilerle olan yakın ilişkileri bilinen bir gerçektir. Fransa’nın çok sayıda Ermeni kökenli vatandaşı bulunmakta ve bu kişiler Fransız entelektüel, siyasi, ekonomik ve kültürel hayatına önemli katkılar yapmaktadır. Ermenilerin 1915 dönemi ve sonrasında maruz kaldıkları talihsiz olaylar da bilinen bir gerçektir. Ancak günümüzde bu düşmanlığı sürdürmenin ve terör eylemleri karşısında kayıtsız kalmanın bir bahanesi olamaz. Lakin Ermenilerin Fransa’da 1975 yılında Ermeni Davasını Sonuna Kadar Savunma Komitesi’nin kurulması sonrasında, bu ülkedeki Ermeni yanlılığı dayanılmaz bir noktaya gelmiştir. Bu dönemde Ermeni terör eylemleri karşısında kayıtsız kalan Paris’e tepki olarak, Türkiye, Fransa Büyükelçisini merkeze dahi çekmiştir. Nitekim birkaç sene içerisinde Fransa da hatasını anlamış ve özellikle Orly Havalimanı’nda ASALA’nın yaptığı katliam sonrasında (Orly Katliamı) Ermeni terör faaliyetlerine karşı cephe almıştır. Ayrıca Fransa’nın Kürt Sorunu konusundaki politikaları ve yine Kıbrıs Sorunu’nda Rum yönetimine sağladığı destek de ikili ilişkileri germiştir. Hatta 1983 yılında, Fransa, Türkiye’yi Avrupa İnsan Hakları Komisyonu’na şikayet eden 5 Avrupalı ülkeden birisi olmuştur.

Orly Katliamı

Dolayısıyla, iki ülke arasındaki ilişkiler 1980-1986 döneminde İkinci Dünya Savaşı’ndan beri en olumsuz dönemini yaşamıştır. Jacques Chirac’ın Başbakan olduğu 1986 yılından itibarense, ilişkiler hızla düzelme yoluna girmiştir. Chirac, zaten seçilmeden önce de ilişkileri düzeltmek amacında olduğunu belirtmiştir. 1986 yılında Fransız Savunma Bakanı ve bir grup işadamı Türkiye’yi ziyaret etmiş ve iki ülke arasında Karma İş Konseyi Kültür Komisyonu ve Bilimsel ve Teknik İşbirliği Komisyonları’nın toplanması sağlanmıştır. 17-18 Şubat’ta Türk Dış İşleri Bakanı Fransa’yı ziyaret etmiş ve ilişkilerde yumuşama daha da belirgin hale gelmiştir. 1987 yılında Fransa Dış Ticaret Bakan Yardımcısı Michel Noir ve Endüstri PTT ve Ticaret Bakanı Alain Madelin Türkiye’ye gelmişlerdir. 1988 yılında ise Fransa Dış İşleri Bakanı Jean-Bernard Raimond Türkiye’yi ziyaret etmiştir. Bu sık ziyaretler vesilesiyle ilişkiler düzeltilmiş ve halklar arasında oluşan öfke yatıştırılmıştır. 1990 sonrasındaysa ikili ilişkilerde Avrupa Birliği daha belirleyici bir aktör haline gelmeye başlamıştır. Fransa’nın Ermeni ve Kürt politikası sorunlar yaratmaya devam etse de, ikili ilişkiler, 1980’lerin başındaki açık karşıtlık çizgisine dönüşmemiştir. Kitapta bu yıllar hakkında fazla bilgi verilmemiştir.

Sonuç
Sonuç olarak, Eşref Hilmi Açık’ın bu yazıda bir bölümünü özetlediğim Geçmişten Günümüze Türkiye Fransa İlişkileri adlı kitabı, Türkiye-Fransa ilişkileri ve Fransa’nın siyasi yapısını anlamak adına mutlaka okunması gereken son derece ayrıntılı ve kapsamlı bir eserdir. Kitapta, daha çok 2000’li yılların başına kadar gelinmiş ve tarihsel perspektifte olaylar yakın geçmişe kadar anlatılmıştır. Bir Türk yazar tarafından kaleme alınması sebebiyle, elbette bazı konularda Türkiye’nin resmi tezlerine daha yakın bir üslup benimsenmiştir. Buna karşın, Fransa ile Türkiye’nin temelleri Kanuni Sultan Süleyman dönemine kadar uzanan dostluk ilişkilerine yönelik olumsuz bir yaklaşım da sergilenmemiştir. Bu nedenle, kitabın, bu alanda çalışma yapan araştırmacıların rahatlıkla faydalanabilecekleri bir kaynak eser olduğu belirtilebilir. 

Dr. Ozan ÖRMECİ


[1] Bakınız; http://www.kitapyurdu.com/kitap/gecmisten-gunumuze-turkiye-fransa-iliskileri/105470.html.