31 Temmuz 2017 Pazartesi

Oliver Stone’dan ‘The Putin Interviews’


1946 doğumlu Amerikalı sinemacı Oliver Stone[1], 3 Oscar ödülü[2] kazanmış çok önemli bir senarist ve yönetmendir. Siyasetle yakından ilgilenen ve eserlerine de genelde muhalif olan görüşlerini yansıtan Stone, son yıllarda Fidel Castro ve George W. Bush gibi siyasetçilerle ilgili yaptığı belgesellerle de gündeme gelmiştir. Oliver Stone, son olarak da Rusya Federasyonu Devlet Başkanı Vladimir Putin’le röportajlarından oluşan “The Putin Interviews” (Putin Röportajları)[3] adlı bir yapıma imza atmıştır. Yapım, Amerikan basınında otoriter ve Amerikan karşıtı politikalar izleyen Vladimir Putin’i övdüğü yönünde eleştiriler almasının yanında[4], dünya genelinde büyük ilgi görmüş ve beğeni toplamıştır. Yönetmen Oliver Stone ise, eleştiriler karşısında filmini savunmuş ve Rus liderin Batı kamuoyunda yanlış anlaşıldığını iddia etmiştir.[5] Showtime Networks için 4 bölümlük bir mini dizi olarak çekilen film, Rusya’da da ilgiyle takip edilmiştir. Neredeyse tamamen Stone’un 2015-2017 yılları arasında Putin’le yaptığı röportajlardan oluşan belgesel film, ABD’nin düşünce özgürlüğü bağlamında Rusya Federasyonu ve diğer ülkelere kıyasla ne kadar ileride olduğunu göstermesi açısından da önemlidir. Bu yazıda, belgeselin ilk 2 bölümünden önemli konular özetlenecek ve Stone’un filmi eleştirilecektir.

The Putin Interviews teaser

Birinci Bölüm
Birinci bölüm, daha çok Vladimir Putin’in çocukluğu ve Rusya’nın başına geçtiği döneme kadar yaşadıklarını konu almaktadır. Rus lider, yapımda kendisi hakkında daha önce bilinmeyen birçok konuya da bu vesileyle açıklık getirmektedir. Vladimir Putin, röportajın başlarında 1952 doğumlu olduğunu ve kendisinden önce doğan 2 kardeşinin öldüğünü söylemiştir. 12 yaşındayken judo yapmaya başlayan Putin'in hayatında bu sporun çok önemli bir yeri vardır. Genç Putin, KGB’de çalışmak istediği için Hukuk Fakültesi’ne yazılmış ve mezun olunca da 1975 yılında KGB’de çalışmaya başlamıştır (bu, o dönemdeki sistemde istek değil, zorunlulukmuş). Putin’in KGB’de çalışmak istemesinin sebebi ise, Sovyetleri öven ve kahramanlık temalı Rus filmleri ve romanlarıdır. 1975-1985 döneminde Leningrad, 1985-1990 dönemindeyse Dresden’de (Doğu Almanya) görev yapan Putin, Doğu Almanya’da 1950’lerde kalmış/donmuş bir sistem gördüğünü söylemiş ve komünist sistemi eleştirmiştir. Rusya’ya dönüşünde Mihail Gorbaçov’un reform hareketinden etkilenmiş, ama yıllar sonra onun Fransız sosyalistlerinden etkilenerek ve ne yaptığını çok da iyi bilmeden hareket ettiğini düşünmeye başlayarak ona karşı daha eleştirel bir tutum almıştır. Buna karşın, kendisiyle defalarca görüşmüş ve ona hep saygıyla yaklaşmıştır.
1996’da Moskova’ya giden ve Rusya Federasyonu Devlet Başkanı Boris Yeltsin’in yanında görev yaparak sistemde hızla yükselen Putin, Sovyetlerin yıkılmasını jeopolitik bir felaket olarak gördüğünü söylemiş ve bu dönemde 25 milyon insanın bir gecede vatansız bırakıldığını hatırlatarak, olayın insanı felaket boyutuna da dikkat çekmiştir. Boris Yeltsin’e Stone’un sıkıştırmalarına rağmen saygısızlık yapmak istemeyen Putin, alkolik olduğu bilinmesine karşın onu fazla eleştirmemiştir. 1996’da kimseyi tanımazken geldiği Moskova’da 4 yıl gibi kısa bir sürede Devlet Başkanı olmayı başaran Putin, elbette bu noktada KGB bağlantısını ve Yeltsin’in desteğini kullanmıştır. O yıllarda Başkan olabileceğini düşünmediğini itiraf eden Putin, o dönemde aklını en çok meşgul eden şeyin ise, kovulursa çocuklarına nasıl bakacağı olduğunu da samimiyetle söylemiştir.
O yıllarda bile en fazla 6-7 saat uyuyan ve disiplinli bir hayat süren Putin, Rusya’ya zor bir dönemde (Çeçenistan Savaşı, ekonomik sorunlar vs.) Başkan seçilmiştir. Bu nedenle, Başkanlığının kısa ve başarısız olması öngörülmüştür. Ama Putin, kısa sürede mücadeleci bir kişi olduğunu göstermiş ve halk desteğini sağlamayı başarmıştır. İlk döneminde sanayi ve ekonomide oldukça başarılı olan ve Çeçenistan Savaşı’nı kazanan Putin, Oligarklara karşı mücadelesi sayesinde halk desteğini de arttırmıştır. “Kanun kanundur” görüşüne inanan (yalnızca iç politikada olsa gerek) ve güçlülerin üzerine gitmekten çekinmeyen Putin, bu sayede Oligarkları şaşırtarak devleti kontrolü altına almıştır. Bu yıllarda ülkedeki fakirliği azaltmayı başaran ve yaşlıların durumunu iyileştiren Putin, 2008’de anayasa gereği (2 dönem kuralı) Başbakan olmuştur. O dönemde Dimitri Medvedev'i kendisinin yönettiği görüşünü ise reddetmektedir. 5 defa suikast girişimine uğrayan Putin, güvenliği konusunu çok ciddiye almaktadır. Buna karşın, ölümü pek düşünmediğini ve hayatta ne başardığını düşünmenin ve yaşamaktan keyif almanın daha önemli olduğunu söylemektedir. Ama bir yandan da Tanrı’nın varlığını hatırlatmaktadır. Oliver Stone’un Rusya’yı bir şirket CEO’su gibi yönettiği görüşüne katılan Putin, sorunlara rağmen Rusya’nın ekonomik açıdan güçlü olduğunu düşünmekte ve ABD’nin dış borçlarına dikkat çekmektedir.
Otoriterlik eleştirileri karşısında asıl önemli olanın nasıl bir yönetim modeli oluşturulduğundan ziyade nasıl kararlar alındığı olduğunu vurgulayan Putin, Charlie Rose’la röportajında da gündeme gelen “Çar” yakıştırmasını kabul etmemekte, ama bir yandan da bundan hoşlanıyor gibi gözükmektedir. Kadınların erkeklere göre daha duygusal olduğunu ve kontrollerini kolay kaybedebildiklerini de söyleyen Putin, böylelikle kendisi hakkındaki ataerkil ve otoriter algılarını güçlendirmektedir. Putin, Stone’a anlattığı kadarıyla, ilk görüşmelerinden sonra ABD Başkanı George W. Bush’la iyi anlaşabileceğini düşünmüş ve 11 Eylül’den sonra ona tam destek vermiştir. El Kaide’nin ABD’nin geçmişte yaptıklarının sonucu olduğunu düşünen Putin, İslami fanatiklere desteği her koşulda reddetmektedir. Ayrıca ABD’nin hala teröristlere destek verdiğini de sözlerine eklemektedir. Putin, NATO’nun genişlemesinin daha önce ABD ile Rusya arasındaki uzlaşının (ama yazılı bir anlaşma yok) dışına çıktığını da belirtmiş ve ABD’nin müttefikleri değil, mandaları olduğunu iddia etmiştir. Amerikan istisnacılığı (American exceptionalism) görüşünü reddeden Putin, bunun emperyalizme neden olacağını söylemektedir. ABD’nin gizli siyasi amaçlarını bildiğini ve bunları emekli olunca açıklayacağını da söyleyen Rus lider, Rus halkının son nefesine kadar savaşacak bir halk olduğunu ve Rus devletinin ekonomik ambargolara rağmen yıkılmayacağını sözlerine eklemiştir. Putin, ABD Başkanlık seçimleri sürecinde Amerikalı aday (örneğin Hillary Clinton) ve yetkililerden gelen Rusya karşıtı açıklamaları da yakından takip ettiğini söylemiş ve bunun iç politikayla alakalı olabileceğini vurgulamıştır. Ancak bunun hata olduğunu da eklemiştir. İlk bölüm, temel itibariyle bu hususlar üzerinden kurgulanmıştır.

İkinci Bölüm
İkinci bölüm, Putin’in, Bill Clinton ve George W. Bush gibi Amerikan Başkanlarının “Soğuk Savaş sona erdi” ve “Rusya artık düşmanımız değildir” gibi sözlerine karşın ABD’nin 30 yıllık anti-balistik füze anlaşmasından çekilmesine dikkat çektiği bölümle başlamaktadır. Putin’e göre, Rusya’nın ulusal güvenliğinde iki temel tehdit algılaması vardır. Birincisi, anti-balistik füzelerin Doğu Avrupa’da Rusya’nın sınırlarını kapsayacak şekilde konuşlandırılmasıdır. İkincisi ise, savunma amaçlı kabul edilebilecek bu füzelerin rampalarının yalnızca birkaç saat içerisinde saldırı amaçlı bir hale getirilebilecek olmasıdır. Rusya’nın bu tarz girişimlere aynı şekilde karşılık vereceğini belirten Putin, bunun yeni bir silahlanma yarışına neden olacağını da iddia etmiştir. Soğuk Savaş döneminde birçok bilimadamının Amerika’nın elindeki nükleer silah (atom bombası) formüllerini Sovyetler Birliği’ne ulaştırdıklarını hatırlatan Putin, bunun nedeninin bu gibi silahların tek bir ülkede toplanması durumunda bir ülkenin dünya hâkimiyetine neden olabileceği şeklinde bir açıklama yapmaktadır. Olası bir ABD-Rusya savaşında kimsenin sağ çıkamayacağını da iddia eden Putin, anti-balistik füze anlaşması konusunda ABD ile yeniden masaya oturmayı teklif etmiştir. Geçmişteki Küba Füze Krizi’nin ABD’nin Jüpiter füzelerini Türkiye’ye yerleştirmesiyle başladığını hatırlatan Rus lider, bu noktada Rusya’nın saldırgan değil, defansif bir ülke olduğu görüşünü savunmuştur. Putin, ABD Başkan adayı Hillary Clinton’ın kendisini Adolf Hitler’e benzetmesi hakkındaysa, bunun siyasi kültür açısından aşağı bir tavır olduğunu söylemiştir. Amerikalı yeni-muhafazakârlardan (neo-con) korktuğunu belirten Oliver Stone’a destek veren Putin, daha sonra onunla birlikte Stanley Kubrick’in ünlü Soğuk Savaş taşlaması “Dr. Strangelove” filmini izlemektedir.
Daha sonraki bölümde Putin’in bizzat katıldığı hokey müsabakasından görüntüler yer almaktadır. Hokey oynamaya 60 yaşında başladığını belirten Putin, spora düşkün yönünü bir kez daha gözler önüne sermektedir. Daha sonra Stone’un sorusu üzerine Rusya’nın eşcinsellere karşı değil, küçük çocuklara eşcinsellik propagandası yapılmasına karşı olduğunu belirten Rus lider Putin, çocuk yaştaki bireylerin korunması gerekliliğine dikkat çekmiştir. Rus halkında belli oranda maçoluk olduğunu kabul eden Putin, buna karşın halkın genel olarak liberal eğilimli olduğunu ve İslam ülkelerindeki gibi eşcinsellerin idam edilmediğini belirtmiştir. Putin, Rusya Devlet Başkanı olarak aile değerlerini korumak zorunda olduğunu ve bu nedenle evlilik ve çocuk yapma imkânı sağlayan heteroseksüel çiftleri desteklediğini (Rusya’nın yakın zamana kadar azalmakta olan nüfusu burada önemli bir etkendir) söylemiştir. Neredeyse her gün cardio antremanı yaptığını ve yüzdüğünü de belirten Putin, judo sporuna olan büyük sevgisini de bir kez daha vurgulamaktadır.
İlerleyen bölümlerde 2001 sonrası ABD’nin Orta Asya’ya girişine ortak düşman radikal İslam nedeniyle izin verdiklerini söyleyen Putin’e karşılık olarak, Stone, kendi görüşüne göre 2003 Irak Savaşı ve 2004 Ukrayna’daki Turuncu Devrim sonrasında Putin’in ABD’ye olan bakışının değiştiğini ve 2007’deki Münih Güvenlik Konferansı’nda yaptığı tarihi konuşmayla bunu tüm dünyaya gösterdiğini söylemektedir. Putin ise, Ukrayna’daki olayların ABD’nin kışkırtmasıyla yaşandığını ve o dönemde yaşananların da yakın geçmişte olduğu gibi bir darbe olarak görülmesi gerektiğini belirtmektedir. ABD’nin Ukrayna-Rusya uzlaşısından çekindiğini de belirten Putin, Stone’a destek verir şekilde Münih Güvenlik Konferansı’nda yaptığı ünlü konuşmayı açıklamaktadır. Putin, bu noktada en temel argüman olarak SSCB dağılmasına karşın ona karşı olarak kurulan NATO’nun genişlemesini örnek göstermektedir. Putin, Amerikalı yetkililerin önceden İran nükleer programını gerekçe göstererek dönmek istemedikleri anti-balistik füze anlaşması konusunda bir gerekçelerinin kalmadığını da iddia etmektedir. Daha sonra soru üzerine 2008 Gürcistan-Rusya Savaşı’na değinen Putin, bu savaşı kendilerinin değil, Gürcü lider Mikhail Saakaşvili’nin başlattığını iddia etmektedir. Sovyet deneyiminden sonra totaliter ve kendi vatandaşlarını sürekli gözetleyen bir istihbarat teşkilatı istemediklerini de sözlerine ekleyen Putin, bu noktada Amerikan devletinin yüksek istihbarat teknoloji kapasitesi ile kendi vatandaşlarının özgürlüklerini kısıtladığını belirtmektedir. Rusya’nın dini çatışmalardan uzak bir ülke olduğunu ve Rus Müslümanların devletlerine bağlı olduğunu da belirten Vladimir Putin, tüm dinlere saygılı bir görüntü çizmektedir.
İkinci bölümün son kısımlarında ise, Putin, önce Edward Snowden olayını anlatmakta ve iki ülke arasında ortak suçlu iadesi anlaşması olmadığı için kendilerinden siyasi sığınma hakkı alan Snowden’ı ABD’ye teslim etmediklerini belirtmektedir. Snowden’ın bir hain olmadığını ve ülkesine ihanet etmediğini de belirten Putin, onun ABD’nin gözetleme devletine dönüşmesine karşı çıkmasını haklı bulmaktadır. Rusya’nın da istihbarat faaliyetleri olduğunu ama bunların yasal sınırlar içerisinde gerçekleştirildiğini ve müttefik ülkelere karşı casusluk faaliyetleri yürütülmediğini söyleyen Putin, bu noktada ABD’yi eleştirmektedir. Rusya’nın demokratik ve egemenliğini kendi elinde tutabilen bir ülke olduğunu da iddia eden Putin’e destek verir şekilde, Oliver Stone da eskiden Rusya’dan insanların ABD’ye kaçtığını, ama şimdi ABD’den Snowden gibi kişilerin Rusya’ya kaçtığına dikkat çekmektedir. Daha sonra din konusuna giren Putin, Ortodoks bir Hıristiyan olarak Rus halkının son dönemde dinine çok sahip çıktığına dikkat çekmekte ve bunun komünizm döneminde yapılan yanlışlar nedeniyle olduğunu söylemektedir. Rusya’nın kuruluşundan beri çok-dinli ve çok-etnikli bir devlet olduğunu söyleyen Putin, buna karşın Rusya vatandaşlarının tek vatanlarının Rusya olduğunu ve ABD ve Avrupa ülkelerindeki gibi çok sayıda göçmen nüfuslarının olmadığını belirtmektedir. Stone’un Rusya’nın demokratik bir ülke olmadığı yönündeki eleştirileri hatırlatması üzerine, Putin, ülkesinin yaklaşık 1000 yıllık bir monarşi geleneğinden geldiğini ve 1917-1991 döneminde komünist totaliter sistemle yönetildiğini belirtmekte ve bir anda Avrupa ya da Amerika tarzı demokrasiye geçiş yapamayacaklarını söylemektedir. Toplumların canlı organizmalar gibi yavaş yavaş gelişmeleri gerektiğinin altını çizen Putin, böylelikle muhafazakâr dünya görüşünü de ortaya koymaktadır. Son olarak, ABD Başkanlık seçimlerine de değinen Putin, Rusya olarak hiçbir adayı desteklemediklerini ve kararı Amerikan halkına bıraktıklarını belirtmekte ve ayrıca ABD’de bürokrasinin büyük gücü nedeniyle seçilen Başkanların çok az şeyi değiştirebileceklerini iddia etmektedir. İkinci bölüm de, temel olarak bu konular üzerinde kurgulanmıştır.

Eleştiri
Oliver Stone’un bu iddialı yapımının öncelikle cesur bir iş olduğunu kabul etmek gerekir. Zira Vladimir Putin gibi demokrasi ve insan hakları yanlısı çevrelerde pek de makbul kabul edilmeyen bir siyasetçiyle alakalı bir belgesel film çekmek, beraberinde gelecek tepkileri de göğüslemek anlamına gelmektedir. Ancak belgeselin ilk iki bölümünde Oliver Stone’un daha çok Putin’i konuşturmaya çalıştığı ve çok da eleştirel sorular sormadığı görülmektedir. Putin’in iddiaları ve görüşlerinin birçoğu doğru olmakla birlikte, birçok iddiası da tartışmaya açıktır. Bu noktada Stone’un yeterince aktif ve agresif olmaması, filmin Putin’e destek amacıyla çekildiği iddialarını güçlendirmektedir. Ayrıca belgesel süresince Vladimir Putin’in siyaset algılamasının tamamen jeopolitik düşünce ve Realizm anlayışı üzerine kurulu olduğu görülmekte ve Stone, akademisyen olmamasının da etkisiyle olsa gerek, bu yaklaşıma yönelik teorik bir karşıt soru soramamaktadır. Oysa demokrasi ve insan hakları gibi konular, günümüzde milyarlarca insan için jeopolitik düşünce ve ulusal çıkarlardan daha önemlidir. Zira insanlar, özellikle bu gibi haklardan yoksun rejimlerde yaşadıkları zaman, bunların kıymetini anlamaktadırlar. Ancak Oliver Stone, bu gibi konuları fazla önemsemez gibi gözüken Putin’e bunları yeterince güçlü ifadelerle sormamaktadır. Yine de, filmin oldukça ilgi çekici ve başarılı bir prodüksiyon olduğu söylenebilir.

Yrd. Doç. Dr. Ozan ÖRMECİ

[1] Hakkında bilgiler için; http://www.imdb.com/name/nm0000231/ ve https://en.wikipedia.org/wiki/Oliver_Stone.
[2] En İyi Senaryo Uyarlaması: Midnight Express (1978).
En İyi Yönetmen: Platoon (1986) ve Born on the Fourth of July (1989).
[3] Bilgiler için; http://www.imdb.com/title/tt6840134/. İzlemek için; http://dizilab.net/the-putin-interviews.
[4] Bir örneği için; https://www.nytimes.com/2017/06/25/opinion/oliver-stone-putin-trump.html.
[5] http://edition.cnn.com/videos/cnnmoney/2017/06/18/oliver-stone-defends-putin-interviews-rs.cnn.


Michael Oakeshott and The Critic of Rationalism


Michael Joseph Oakeshott (1901-1990)[1] is an English philosopher well known for his criticism against the rationalist thought. Oakeshott is considered as a part of conservative school for some people whereas some other people called him as a liberal conservative because of his unique views. Oakeshott’s critical approach to rationalism and modernity in addition to his theory of knowledge can even said to be a part of the post-modern school. In this paper, I am going to analyze Oakeshott’s views on rationalism in the light of his articles “Rationalism in Politics”[2] and “On Being Conservative”[3] from his book Rationalism in Politics and Other Essays[4] which was published first in 1962.

Rationalism in Politics Other Essays

Oakeshott begins the article “Rationalism in Politics” by stating that modern rationalism has a quality exclusively of its own which had a huge impact in the shaping of European politics and political thought. He thinks that all ideologies and ideas are affected by this method and they have an inevitable approach to the issues. He defines rationalism as an effort for the “independence of mind on all occasions, for thought free from obligation to any authority save the authority of reason”. In his view, rationalism is both skeptical and optimistic. It is skeptical because it tries to judge everything on the basis of its own reason and optimistic because of its total belief in the progress and reason which is “common to all mankind”. In Oakeshott’s idea, rationalism is individualistic since it finds “difficult to believe that anyone who can think honestly and clearly will think different from itself”. He criticizes rationalists for not having “negative capability”, “the power of accepting the mysteries and uncertainties of experience without any irritable search for order and distinctness”. Rationalists run after macro-theories and single ultimate truth which Oakeshott finds it wrong and diseased. He finds rationalism and ideologies based on rationalism, as fix which have “no atmosphere, no changes of season and temperature”. As far as Oakeshott is concerned, for rationalists, politics is about a technical matter which aims to solve problems by a predetermined way. Oakeshott calls this as the “assimilation of politics to engineering”. Rationalists believe that human mind is a like “tabula rasa”, a blank page, which should be taught to be used in a rational way to find the ultimate truth. “The rational solution to any problem is, in its nature, the perfect solution” according to rationalists. Thus, there is no place for “least evil” or “best of circumstances”, but rather only the “best” in rationalist approach.

Oakeshott later differentiates technical and practical knowledge from each other. In his idea, technical knowledge is about the rules, norms of an activity which are written in books and deal with “what to do”. Practical knowledge on the other hand, is about the non-reflective things that exist only in use and cannot be formulated into rules. In Oakeshott’s view, these two types of knowledge cannot be separated from each other. “These two sorts of knowledge, then, distinguishable but inseparable, are the twin components of the knowledge involved in every concrete human activity”. He substantiates his views by the cooking example. He asserts that the technical knowledge is like a book for cooking whereas the practical knowledge is consisted of the cook’s own experiences and informal knowledge that he acquired from the society and deals with “how to do” instead of “what to do”. In arts and politics, Oakeshott believes that the creativity is reflected through the practical knowledge and people never solely use technical knowledge. He thinks that this is applicable even for sciences. For instance, a natural scientist uses both the universal rules of observation and verification he acquired from the technical knowledge but also, he adds the practical knowledge he has. Thus, being totally objective and having the single truth is out of question for Oakeshott. Practical knowledge involves “normal expression of a customary or traditional way of doing things” unlike technical knowledge that “can be learned from a book”. He continues to criticize rationalists for dealing only with the technical knowledge and believing that “there is no knowledge which is not technical”.

Oakeshott also tells us about the development of the dominance of rationalism starting from Rene Descartes and Francis Bacon. For instance, Bacon in Novum Atlantis and Novum Organum recommends how to make the research. According to Bacon, the art of research has three main characteristics. First, “it is a set of rules; it is a true technique in that it can be formulated as a precise set of directions which can be learned by heart”. Secondly, its application is purely mechanical and does not require any addition knowledge to its technical knowledge. Thirdly, it is universal and is “an instrument of inquiry indifferent to the subject matter of the inquiry”. What Oakeshott proposes is that “politics should altogether escape the impress of so strong and energetic an intellectual style as that of the new rationalism”. “Politics of the book” should be avoided and sudden and violent changes like the French Revolution or the Bolshevik Revolution should be prevented. Oakeshott also names Machiavelli to show that the knowledge can never be solely “technical”. In Oakeshott’s view, although Machiavelli’s proposal was mostly technical, he was affected by the experiences he had before the Republic and Machiavelli was aware of this limitation. “Machiavelli was aware of the limitations of technical knowledge; it was not Machiavelli himself, but his followers, who believed in the sovereignty of technique, who believed that government was nothing more than public administration and could be learned from a book”. He criticizes the American Declaration of Independence in the similar way. Oakeshott also mentions that this kind of ultra-rationalist thinking separated politics from any kind of morality and “the morality of the rationalist is the morality of the self-made man and of the self-made society: it is what other people recognized as idolatry”.

Oakeshott in the “On Being Conservative” article very well summarizes his views. He asserts that although being conservative is not an ideological position, it is a very strong tendency. To be conservative is to “prefer the familiar to the unknown, tried to the untried, fact to mystery, actual to possible, limited to unbounded, near to distant, sufficient to superabundant, convenient to perfect, present laughter to utopian bliss”. A conservative would defend a “small and slow changes” to large and sudden changes like that of revolutions. Being conservative is to advocate a gradual change and not to reject change according to Oakeshott.

If I have to make a general comment on Michael Oakeshott in the light of these two articles, it should be said that his political positioning is closer to conservative liberalism since he does not reject change, but he clearly favors a gradual one. Oakeshott also openly says that he prefers practical knowledge, which is based on the customs, traditions of a society to technical knowledge. His rejection of objective truth makes him also close to post-modernism in my opinion. What is problematic about Oakeshott is that the content of the traditions and customs is ignored and only an epistemological perspective was used. It is truth that the source of knowledge is not only the reason or the science for many people, but rejecting objective truth totally is not right in my thinking. The worth and preciousness of human life, equality of all people are and -if not- should be, the inviolable criterion of the politics although they may be derived from the books and declarations. The content of customs is therefore very important here. We should mention that cannibalism can also be the customs of a tribe but according to our humane values, this should be changed both by technical and practical knowledge. Moreover, although Oakeshott favors practical knowledge, he does not question whether there can be any rational ground hidden behind this knowledge. If customs are created, there might have been based on rational grounds that were convenient to people who substantiated and spread this knowledge centuries ago. Moreover, his conservative approach is clearly affected from British conservatism. As far as I am concerned, the example of book here is also significant since United Kingdom does not have a written constitution, but rather ruled by strong political traditions. What Oakeshott has in mind, I think a conservative liberalism which would allow the gradual progress of the society and he takes Britain as an ideal political model for the rest of the world.

Assist. Prof. Dr. Ozan ÖRMECİ


[1] https://en.wikipedia.org/wiki/Michael_Oakeshott.
[2] http://www.pierre-legrand.com/oakeshott.pdf.
[3] https://bbs.pku.edu.cn/attach/85/e2/85e2c8b439bfb4da/On%20Being%20Conservative-Oakeshott.pdf.
[4] https://www.amazon.com/Rationalism-Politics-essays-Michael-Oakeshott/dp/0865970955.

29 Temmuz 2017 Cumartesi

Yeni Kitap İçi Bölüm: Brexit Referandumu Sonrasında Birleşik Krallık'ın Geleceği


Yrd. Doç. Dr. Ozan Örmeci'nin "Brexit Referandumu Sonrasında Birleşik Krallık'ın Geleceği" adlı makalesi, Akademos Yayınları'nın piyasaya sürdüğü Brexit Sonrası Birleşik Krallık ve AB'nin Geleceği adlı kitapta kitap-içi bölüm olarak yayınlandı. Aşağıdaki linkten kitabın içindekiler ve takdim bölümleriyle birlikte Örmeci'nin makalesine ulaşabilirsiniz. Kitap, ilerleyen günlerde online kitap satış siteleri ve kitapçılarda da satışa sunulacaktır.

23 Temmuz 2017 Pazar

Isaiah Berlin and 'Two Concepts of Liberty'


Russian-British social and political theorist Isaiah Berlin (1909-1997)[1] is one of the most important political theorists in the contemporary liberal thought. Born in Riga in 1909, Berlin lived in England and studied philosophy at Oxford. He worked for the British intelligence service during the Second World War in New York. Berlin, who died recently in 1997, is also known for his support to the Zionist cause. Berlin was a Jew and a committed Zionist. Generally Berlin is considered as a part of the liberal school, but his originality makes himself a school of thought. Berlin’s most important works are Historical Inevitability (1954) and Two Concepts of Liberty (1958). In this assignment, I am going to analyze some of his ideas that are mentioned in the book Two Concepts of Liberty[2].

Two Concepts of Liberty

Two Concepts of Liberty was in fact the inaugural lecture delivered by Isaiah Berlin before the University of Oxford on 31 October 1958. It was later published as a 57-page pamphlet by Oxford at the Clarendon Press. It also appears in the collection of Berlin’s papers entitled Four Essays on Liberty (1969) and was more recently reissued in a collection entitled simply Liberty (2002).[3]

In  Two Concepts of Liberty, Berlin, first of all, shows what he understand from “political” at the beginning. In his view, political is not something technical that is related to means, but rather it is directly related to the ends and purposes.[4] He criticizes Positivism and Marxism for their unchangeable belief that after the final triumph of reason or proletariat class, politics would be a matter of technical issues. He rejects this Saint-Simonian and Marxist understanding of politics and theorizes politics as the very choice of ends as well as means that will be served to achieve these ends. Berlin later begins to criticize dogmatic preciseness and historical inevitability understanding of Marxism. He thinks that like the German poet Heine thought earlier, ideas are equally important as historical and structural conditions. So, he believes that French Revolution was the product of inequalities caused by the structural positioning of classes and conflicts in the mode of production as well as Jean Jacques Rousseau’s provoking ideas. According to Berlin, “only a very vulgar historical materialism that denies the power of ideas, and says that ideals are material interests in disguise” (Berlin, p. 119). By saying this, Berlin does not ignore or reject the importance of historical and structural conditions in the social change. Instead, he thinks that although these conditions are important, ideas and theories also contribute to the making of history.

Berlin, in the next paragraphs begins to explain his understanding of freedom, coercion and his famous dichotomy of “positive freedom” and “negative freedom”. For Berlin, coercion is to deprive a man of freedom. Coercion is realized through the “deliberate interference of other human beings within the area in which I could otherwise act” (Berlin, p. 122). Freedom on the other hand is self-mastery, people’s right to act without any interference from other people or institutions. He thinks that freedom consists of two different elements. The first one (negative freedom) is related to the specific area in which individuals are able to do whatever they want without any interference. The second one is positive freedom and it is about the source of interference mechanism when the individual goes out of the borders of the negative freedom (Berlin, pp. 121-122). Berlin is in the desire of as much as negative freedom possible that can be realized only by non-interference of others.[5] Berlin claims that a person has right to blame the system because of his poverty only if other people previously made specific arrangements that makes this person poor. So, Berlin claims that coercion and the restriction of political freedom are directly related with other people’s involvement and this has nothing to do with “mere incapacity to attain a goal” (Berlin, p. 122).

Berlin later starts to explain the development of negative freedom conception by classical English political philosophers. For instance, in Hobbesian thought, it is easy to perceive the efforts of determining the limits of the area in which individuals would be free. Because of Hobbes’ dark and pessimistic understanding of human nature, his theory does not lead to a theory of liberal state, but rather an oppressive absolutist regime. The reason behind these efforts is the belief that unlimited “natural freedom would lead to social chaos in which men’s minimum needs would not be satisfied” (Berlin, p. 123). In addition to this classical tradition, there have been also many libertarian political theorists like John Stuart Mill, Benjamin Constant and Alexis de Tocqueville. Berlin accepts that men are largely interdependent and “no man’s activity is so completely private as never to obstruct the lives of others in any way” (Berlin, p. 124). In other words, Berlin recognizes the fact that the liberty of some may be based on the restraint of others. He also states that priorities of different people may differ considering the dilemma between freedom and social assistance. Although social assistance is a kind of interference, it would be a better choice for a poor, illiterate Egyptian peasant compared to political freedoms. Berlin then declares his formula for the limits of freedom which is similar to Mill’s “harm principle” or John Rawls’ "theory of justice". Berlin’s theory is that “if the liberty of myself or my class or nation depends on the misery of a number of other human beings, the system which promotes this is unjust and immoral” (Berlin, p. 125). However, if I curtail some of my freedoms in order to help other people increasing their liberty, it would be an absolute loss of liberty and loss for universal progress. As it was stated by Mill, the individual liberty is sacred since it provides spontaneity, originality, genius and human progress in total. Mill believes that without individual freedoms, the society would be enslaved by the “collective mediocrity” (Berlin, p. 127). In his view, individual freedoms would lead to a social harmony and progress instead of chaos and wars like in Hobbesian thinking. Since freedom is “pursuing our own good in our own way”, there should minimum limits on individual freedoms.

Berlin thinks that in liberal thinking, there are two dimensions. The first dimension, which is negative freedom, is about the people’s liberties without any interference. It is related to ends rather than means. The second dimension focuses on means and procedures and aims to limit people’s freedoms to secure them. Understanding the difference between these two dimensions of modern societies is crucial in Berlin’s idea. In my opinion, Berlin’s ideas can be better read from public-private and democracy-liberalism dichotomies’ perspective. As far as I am concerned, Mill takes the sides of liberalism and private sphere against democracy and public sphere. Liberalism is different from democracy and even “a liberal-minded despot could allow his subjects a large measure of personal freedom” (Berlin, p. 129). The real political for Berlin is settled in liberalism, in the private sphere, in discussions about the ends not about the means. Democracy however, is more or less a mean to secure ends and differs from the first dimension of freedom. Democracy is related with the positive freedom which is based on deciding on determining the identity and characteristics of the source of interference. Democracy is much more related to procedures and does not guarantee a life of freedom.[6]

Berlin’s emphasis on the importance and the absolute necessity of negative freedom is significant. In my opinion, he makes a very good job in differentiating positive and negative freedoms from each other. However, we should spend some more time on positive freedom. Since negative freedoms would lead to inequalities in the private sphere (people are not equal considering their natural capacities, talents etc.), positive freedoms are also important as negative freedoms in my opinion. For instance, although family is generally considered as in the private sphere, family law and the state’s involvement into the private sphere absolutely needed to protect children and women against domestic violence. Similarly, the involvement of the state and law is needed for the legitimization of “gay marriages” for example. In many issues, we need the interference of state and other people into the private zone for our own sake. Positive freedom is much more related with the social or welfare state. Positive freedom not only focuses on the source of interference mechanism but also aims to help disadvantaged individuals and groups in the private zone. In my opinion, Berlin takes the issue only from the procedural aspect of the positive freedom and does not talk too much about the necessities and advantages of positive freedom.

To sum up, in my opinion although Berlin’s efforts to differentiate positive and negative freedoms are very successful, his defense for the superiority and the sufficiency of negative freedoms in parallel with the classical libertarian tradition is not plausible for me. Preventing inequalities and helping disadvantaged groups should be the focus of “political” as well as freedoms and rights in my opinion.


Assist. Prof. Dr. Ozan ÖRMECİ


[1] “Where ends are agreed, that only questions left are those of means, and these are not political but technical, that is to say, capable of being settled by experts or machines like arguments between engineers or doctors” (Berlin, p. 118).
[2] “By being free in this sense I mean not being interfered with by others. The wider the area of non-interference, the wider my freedom” (Berlin, p. 123).
[3] “But there is no necessary connexion between individual liberty and democratic rule. The answer to the question ‘Who governs me’ is logically distinct from the question ‘How far does the government interfere with me’. It is in this difference that the great contrast between the two concepts of negative and positive liberty, in the end, consists” (Berlin, p. 130).
[4] For details see; https://en.wikipedia.org/wiki/Isaiah_Berlin.
[5] Available at Amazon.com; https://www.amazon.com/Two-concepts-liberty-inaugural-University/dp/B0007JRBBU.
[6] For details see; https://en.wikipedia.org/wiki/Two_Concepts_of_Liberty.

20 Temmuz 2017 Perşembe

Martin Jacques’ın Perspektifinden Çin Halk Cumhuriyeti


1945 doğumlu İngiliz gazeteci, yazar ve akademisyen Martin Jacques[1], ilk kez 2009 yılında yayınladığı When China Rules the World (tam ismiyle When China Rules the World: The End of the Western World and the Birth of a New Global Order) adlı kitabıyla[2] dünya çapında büyük ses getirmiş bir kişidir. Jacques, 2012 yılında Avustralya’daki Melbourne Üniversitesi’nde kitabı ve Çin’in dünya siyasetindeki yükselişi hakkında önemli bir konuşma yapmıştır. Kitabın büyük ilgi görmesi ve güncel gelişmeler nedeniyle, yazar, 2012 yılında kitabın ikinci edisyonunu da yazmıştır. Kitap, “Çin Dünyayı Yönetince” ve “Çin Hükümetinde Dünyayı Neler Bekliyor?” gibi isimlerle Türkçe’ye de çevrilmiştir.[3] Bu yazıda, Jacques’ın bu konuşması özetlenecek ve bazı fikirleri tartışmaya açılacaktır.

Martin Jacques’ın yazıya kaynaklık eden konuşması

Martin Jacques’a göre, Batı dünyası açısından Çin’in son yıllardaki hızlı yükselişiyle ilgili iki ilginç sorun söz konusudur. Bunlardan ilki, Batı medeniyetinin daha önce 1,3 milyarlık devasa bir güçle hiç karşı karşıya gelmemiş olmasıdır. Konuşmanın yapıldığı dönemde Çin ekonomisinin ABD ekonomisinin yarısından büyük olduğunu belirten Jacques (günümüzde Çin ekonomisi ABD ekonomisi ile başabaş hale gelmiştir), bunun son birkaç on yılda gerçekleştiğini vurgulamakta ve Çin’in hızlı yükselişine dikkat çekmektedir. Bu bağlamda, yazara göre, Pekin, yeni dünya düzenini şekillendiren en önemli aktörlerden birisidir. İkinci önemli sorun ise, Çin’in Batı dünyası tarafından algılanmakta zorluk yaşamasıdır. Martin Jacques, Çin’in kendisine özgü ve Batı’dan çok farklı değerleri olan bir medeniyet olduğuna vurgu yaparak, klasik Batılı paradigma ve değerlerle Çin’i anlamaya çalışmanın hatalı sonuçlar vereceğini söylemektedir. Ancak son iki asırdır dünyayı yöneten Batı medeniyeti, bunu yapmakta zorlanmakta ve bu durum da Çin’le ilişkilerde sorunlara yol açmaktadır. Modernleşmenin sadece teknoloji kullanımını değil, başka sosyokültürel ve sosyoekonomik değerleri de kapsadığını belirten Jacques, bugün dünyada bu değerler bağlamında en farklı ülke ve medeniyetlerden birisinin Çin Halk Cumhuriyeti olduğunu iddia etmektedir. Hatta yazara göre, Çin, hiçbir zaman Batılı olmamıştır ve asla Batılılaşmayacaktır.

When China Rules the World

Bu girişin ardından, Çin’in Batı’dan farklılıklarını sıralamaya başlayan Jacques’a göre, ilk önemli özellik, 2000 yılı aşkın bir süredir hemen hemen aynı coğrafyada yaşayan Çinliler ve onların kurdukları Çin medeniyetinin köklerinin tarihin derinliklerine dayanması ve bu medeniyetin günümüze kadar fazla bozulmadan gelmeyi başarmasıdır. Jacques, bu noktada Çin’in bir devletten daha çok bir medeniyet olduğunu da sözlerine eklemektedir. Çin’in Batılı anlamda bir ulus-devlet modelinden çok daha farklı şekilde oluştuğunu belirten Jacques, Batılı devletlerin “ulus”, Çin’in ise “medeniyet” paradigması etrafında şekillendiğine dikkat çekmektedir. Çin’in bir diğer önemli özelliği de, binlerce yıldır hemen hemen aynı siyasi sınırlarda yaşayan bir medeniyet olmasıdır. Milattan önce kurulan Çin devletlerinin haritaları incelendiğinde bile, bu devletlerin bugünkü Çin Halk Cumhuriyeti ile aynı topraklarda kurulduğu kolaylıkla fark edilecektir. Üçüncü bir farklılık ise, Çin’in toprak ve nüfus anlamında devasa bir ülke olmasıdır. Bu durumun doğal bir sonucu ise, Çin’in eyaletleri arasında birçok farklılık olmasıdır. Bu farklılıklar, nüfus, sanayileşme, sosyal gelişme ve daha birçok alanı kapsamaktadır. Martin Jacques, Çin’in en önemli siyasi değerinin ise “birlik” (unity) olduğunu da iddia etmektedir. Avrupa tarihinden farklı olarak, Çin tarihi, uluslara ve ulus-devletlere bölünmenin değil, birleşmenin ve birliğini korumanın tarihidir. Ancak bu kadar büyük ve kalabalık bir ülkede bunun sağlanabilmesi için, “birlik” konusunun en önemli siyasi değer olması ve sürekli gündemde tutulması gerekmektedir. Bu bağlamda, Çinli devlet yetkililerinden sıklıkla işitilen “düzen” (order) ve “istikrar” (stability) kelimeleri, aslında birliği vurgulamak ve sağlamak için tercih edilen sözlerdir. Zira bu kadar geniş topraklar üzerine kurulu ve kalabalık bir ülkede bunu yapmak (birliği korumak) hiç de kolay değildir. Mao Zedong’un son yıllarda Çin’de yeniden popüler olmasının sebebinin de ülkede birliği sağlaması olduğuna dikkat çeken Martin Jacques, buna karşın Çin’in 1997’de Hong Kong’u Birleşik Krallık’tan devralmasının ardından bu bölgenin “one country, two systems” (tek ülke, iki sistem) prensibiyle yönetilmeye devam ettiğini ve Pekin yönetiminin bu konuda verdiği sözleri tuttuğunu belirterek, Çin’in “birlik” anlayışının uluslararası norm ve ülkenin verdiği sözlere uygunluğuna dikkat çekmektedir. Batı’nın bu konuda yaptığı yanlış değerlendirmelerin ulus-devlet anlayışından kaynaklandığını düşünen Jacques, Çin’in farklı sistemler ama tek bir medeniyet çatısı altında birliği sağlamak düşüncesinin ilerleyen yıllarda Tayvan’da da etkili olabileceğini ve önümüzdeki 20 yıl içerisinde Tayvan’ın Pekin’in egemenlik alanına girebileceğini iddia etmektedir. Yazara göre, Hong Kong’a benzer şekilde, Pekin, Tayvan’a da “tek ülke, iki sistem” modelini önerecektir. Bu anlamda, Çin’in yönetim modeli ve egemenlik anlayışı, Batılı ulus-devlet modelinden çok daha farklıdır.

Dünyanın Avrupa merkezli bir dönemden Asya merkezli bir döneme geçtiğini ve dünya nüfusunun yüzde 85’ini oluşturan Batı dışı toplumların da tarihte ilk kez “özne” haline geldiğini vurgulayan Martin Jacques, bu süreçte dünya siyasal sisteminin çok değişeceğini ve Çin ve Hindistan gibi ülkelerin bu değişimin öncüleri olacağını vurgulamaktadır. Bu bağlamda, Çin’in küresel bir aktör ve hatta bir “süper güç” olması durumunda nasıl hareket edeceğini analiz etmeye başlayan Jacques’a göre, tarihinde hiçbir dönemde kolonicilik yapmamış olan Çin, günümüzde de Afrika veya başka bölgelerde gösterdiği faaliyetlerde emperyal ya da kolonyal amaçlar taşımamaktadır. Nitekim tarih boyunca birçok dönemde komşularından çok daha üstün olan Çin, kendisini daima bir “merkezi krallık” olarak düşünmüş ve dışarıdaki tehlikeler ve barbar nüfusa hükmetmek yerine, onlardan korunmayı tercih etmiştir. Dünya kültürel mirasının en önemli öğelerinden olan Çin Seddi de bunun tarihi ve açık bir kanıtıdır. Avrupa medeniyetinde genişlemek ve hükmetmek önemliyken, Çin medeniyetinde kültürel açıdan üstün konumda olunduğu düşünülür ve dışarıdaki tehditlerden korunma düşüncesi ön plana çıkar. Ancak Çin’in ilerleyen yıllarda dünya siyasetinde hâkim güç olması durumunda nasıl hareket edeceği elbette sadece tarihi referanslarla anlaşılabilecek bir husus değildir. Doğu Asya’da Çin’in başını çektiği yeni bir güç dengesi dönemine girildiğine dikkat çeken Jacques, bunun bölge ülkeleri ve dünya siyaseti açısından önemli sonuçları olacağını söylemektedir. Doğu Asya’nın dünya nüfusunun üçte birine ev sahipliği yapan ve dünyanın en gelişmiş ekonomik bölgelerinden birisi olduğunu belirten İngiliz akademisyen, Çin’in tarihteki “tributary” (haraç ödenen) yönetim şeklinin modern bir versiyonunun ilerleyen yıllarda bu bölgede kurulabileceğine işaret etmektedir.

Çin'le alakalı bir diğer önemli konu ise, Çin halkının yüzde 90’ının “Han” ırkından olduğunu düşünmesidir. Bu anlamda, Çin, etnik açıdan çoğulcu bir toplum değildir. Bu etnik birlik düşüncesi, binlerce yıllık özgün bir kültür ve Konfüçyüs gibi asırlar önce devlet yönetimi konusunda çağdaş fikirler üretmiş düşünürlerle birleştiğinde, Çinlilerde kendileri ve medeniyetleri hakkında büyük bir üstünlük ve gurur duygusunun doğmasına yol açmaktadır. Bu bağlamda, Han kimliği etno-kültürel bir kimliktir ve olumlu yanları da vardır. Örneğin, yazara göre, Çin’i böyle bir çimento kimlik olmadan birlikte yaşatabilmek imkânsızdır. Olumsuz bir özellik ise, bu kimliğin çok baskın olması nedeniyle, Çinlilerin kendi bölgelerinde yaşayan diğer etnik toplulukları da “Hanlaştırma” düşüncesine kolaylıkla yönelebilmeleridir. Nitekim Sincan bölgesinde yaşayan Uygurlar ve Tibet konusunda bu gibi sorunlar daha şimdiden hissedilmektedir.

Konuşmasının ilerleyen dakikalarında Batı kamuoyu ve akademik dünyasında Çin’de devletin meşruiyetinin zayıf olduğu yönündeki yaygın görüşlerin de yanlış olabileceğine dikkat çeken Martin Jacques, Batı’dan farklı olarak Çin ve benzeri ülkelerde devletin meşruiyet kaynağının demokrasi ve insan hakları olmadığını söylemekte ve Çin’de devletin meşruiyetinin ve halkın memnuniyetinin son yıllarda giderek arttığını istatistiki verilerle göstermektedir. Bunun nedenini Çin halkının devletten beklentisinin demokrasi olmak değil, Çin medeniyetini korumak olduğu görüşüyle açıklayan yazar, Çin’de hükümetin ancak devletin birliğine yönelik bir tehdit olması durumunda halk nezdinde meşruiyetini kaybedeceğini iddia etmektedir. Çin’de devletin insanlar tarafından adeta bir aile reisi gibi görüldüğünü ve bunun Batı ülkelerinden çok farklı olduğunu savunan Jacques, bu durumun Çin’in hem avantajı, hem de dezavantajı olduğunu söylemektedir. Çin’de devletin "işinin ehli" (competent) olduğuna dikkat çeken yazar, Batılı devlet tasavvurlarında sadece demokrasi ve insan hakları açısından değerlendirme yapıldığının ve devletin yetkinliğinin göz ardı edildiğinin de altını çizmektedir. Çinlilerin ise genelde sadece devletin işinin ehli olup olmadığına dikkat ettiğini ve siyasetin demokrasi ve insan hakları boyutunu görmezden geldiğini söyleyen Martin Jacques, Çin’in hızlı yükselişini Çin devletinin (dolayısıyla Çin Komünist Partisi’nin) başarısıyla açıklamaktadır. Hindistan’ın Batı kamuoylarında bir tür demokrasi uygulaması nedeniyle sık sık övüldüğünü ama Hindistan’da devletin işinin ehli olmadığını söyleyen yazar, bu ülkedeki yolsuzlukların da Çin'e kıyasla çok daha üst düzeyde olduğunu vurgulamaktadır.

Konuşmasının sonraki bölümüne farklı olanı ve “öteki”yi anlamak gerektiğine dikkat çekerek başlayan Martin Jacques, dünyanın giderek daha az Batılı olmaya başlayacağı bir dönemde sürekli Batı değerlerini övmenin yanlış bir strateji olacağını da sözlerine eklemektedir. 2008 finansal ekonomik krizinin Batı-Doğu ilişkileri ve ABD-Çin rekabeti açısından önemli bir dönüm noktası olduğunu da belirten yazar, Çin’in 2027 yılı civarında ABD’yi gayrisafi milli hâsıla açısından geçebileceğini belirtmektedir. Dünyada küreselleşmenin yeni savunucusunun da ABD’den daha çok Çin olduğunu belirten yazar, Çin’in ekonomik hâkimiyetinde yeni bir dünya düzeninin kurulma aşamasında olduğunu savunmaktadır. Yazar, bu noktada Çin’le ilgili bazı önemli tespitler yapmaktadır. Birincisi, Çin’in çok önemli bir ticari aktör ve güç olmasıdır. Çin, hem ithalat, hem de ihracat açısından bugün dünyanın en önemli ülkesi haline gelmiştir. Çin’in son yıllarda başta Doğu Asya olmak üzere dünyanın dört bir tarafında birçok ülkenin en önemli ticari partneri haline geldiğini istatistiki verilerle ortaya koyan Jacques, ikinci önemli tespit olarak ise, Çin’in son yıllarda önemli bir finans gücü haline geldiğini söylemektedir. İngiliz akademisyen, Çin’in dünyanın en büyük bankalarına sahip muazzam bir finansal güç olduğunu ve bu durumun daha da derinleşeceğini belirtmektedir. Bu noktada Çin’in ticari ilişkilerinde dolara karşılık olarak “yuan” veya “renminbi” olarak bilinen kendi para birimini devreye soktuğunu hatırlatan Jacques, Avrupa’nın yeni dünya düzeninde giderek marjinalize olduğuna vurgu yapmaktadır. Avrasya’ya kayan dünyanın ekonomik ağırlığı nedeniyle Büyük Petro’nun günümüzde bir Rus başkenti seçmek istese, bunu St. Petersburg değil, Vladivostok olarak seçeceğini belirten yazar, Rusya’nın da artık Avrupa’dan koptuğunu ve bir Doğu gücü haline geldiğini söylemektedir. Doğu Asya’nın önümüzdeki yıllarda Çin tarafından yeniden şekillendirileceğini söyleyen Jacques, ABD’nin ise buna karşılık olarak bölgedeki Japonya, Güney Kore ve Filipinler gibi geleneksel müttefikleriyle askeri güç bağlamında bağlarını güçlendireceğini iddia etmekte, ancak bunun başarılı olamayacağını söylemektedir. Bunun nedenini ise Çin’in ekonomik gücüyle açıklamaktadır.

Konuşmasının son bölümünü Avustralya’ya ayıran yazar, Avustralya’nın Batı’dan coğrafi olarak çok uzakta olmasına karşın Avrupalı göçleri ve kültürel bağlar nedeniyle Batılı bir ülke olarak konumlandırıldığını, ancak Çin’in hammadde açığı nedeniyle Avustralya’nın aslında Batı’dan daha çok bu ülke açısından önemli hale geldiğini belirtmektedir. Avustralya’nın artık Batılı bir ekonomi olmadığını ve Çin’in etkisi altına girdiğini belirterek gelecekte bunun daha da artacağını öngören yazar, 2008 küresel finans krizinden Avustralya’nın etkilenmemesinin sebebinin de Çin Halk Cumhuriyeti olduğunu iddia etmektedir. Avustralya’nın Çin ve Asya’nın hâkim olacağı yeni dünya düzenini ilk yaşayan ülke olarak dünyanın geleceğini anlamak ve şekillendirmek açısından çok önemli bir konumda olduğunu belirten Martin Jacques, Çin’le yoğun ekonomik entegrasyon nedeniyle Avustralya’nın artık dış politikasında da ABD ile her konuda ortak hareket edemeyeceğini söylemektedir. Bunun Avustralya’yı bağımsız bir dış politika izlemeye yönlendirmesi gerektiği fikriyle konuşmasına son veren Martin Jacques, seyircilerden büyük alkış alarak soru bölümünde kendisine yönelen sualleri cevaplamaya geçmektedir.

Konuşmanın genel bir değerlendirmesini yapmak gerekirse, yazarın istatistiki veriler ve siyasal gerçeklerle örülü güçlü bir sunum yaptığı ve Çin hakkındaki görüşlerinin son derece mantıklı olduğu söylenebilir. Ancak Jacques’ın üzerinde fazla durmadığı konular da burada belirtilmelidir. Bunlar; Çin’in başta Doğu Türkistan sorunu ve Tibet olmak iç sorunları, bölge ülkelerinin tamamının ve keza Avustralya’daki halkın bir bölümünün Çin hâkimiyetini kabullenmek istememeleri ve ABD’nin Çin karşısındaki teknolojik üstünlüğüdür. Bir diğer unsur ise, bugüne kadar ucuz işgücü sayesinde büyük atılım yapan Çin’in, bölgedeki diğer devasa nüfuslu ve ucuz emekle kalkınan ülkeler nedeniyle (örneğin Endonezya) ekonomik büyüme oranlarını gelecekte korumakta zorlanmaya başlayabilecek olmasıdır. Ayrıca Kuzey Kore, Senkaku Adaları ve Tayvan başta olmak üzere bölgede savaş başlatma potansiyeli olan sorunların varlığı da Çin’in ekonomik kalkınması açısından yakın gelecekte sorun teşkil edebilir. Bu nedenle, yazarın görüşlerinin Çin açısından fazla iyimser olduğu söylenebilir.


Yrd. Doç. Dr. Ozan ÖRMECİ


[1] Web sitesi -  http://www.martinjacques.com/.
Wikipedia - https://en.wikipedia.org/wiki/Martin_Jacques.
[2] Amazon.com - https://www.amazon.com/When-China-Rules-World-Western/dp/0143118005.
[3] Bakınız; http://www.dr.com.tr/Kitap/Cin-Hukumetinde-Dunyayi-Neler-Bekliyor/Martin-Jacques/Egitim-Basvuru/Is-Ekonomi-Hukuk/Ekonomi/urunno=0000000686229.

19 Temmuz 2017 Çarşamba

Dr. Mehmet Perinçek’ten ‘Sovyet İstihbaratçısının Kıbrıs Tanıklığı’


Daha çok Vatan Partisi lideri Doğu Perinçek’in oğlu olarak bilinen Dr. Mehmet Perinçek, aynı zamanda İstanbul Üniversitesi Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Enstitüsü’nde görev yapan bir akademisyendir.[1] Perinçek’in Sovyet ve Rus arşivlerine girerek yaptığı birçok değerli çalışma bulunmaktadır.[2] Perinçek’in ilginç bir çalışması da, editörlüğünü yaptığı 3 ciltlik İki Kıyı, Bir Deniz: Türk-Rus Tarihinden Kesitler serisinin ikinci cildi için kaleme aldığı “Sovyet İstihbaratçısının Kıbrıs Tanıklığı: 74 Harekâtı Öncesinde Yaşananlar” adlı (sayfa 224-231) makaledir.[3] Kıbrıs’ta çözüm yönünde iradesi olanların bir kez daha hüsran yaşadığı şu günlerde, Perinçek’in Kıbrıs’taki olayları ve toplumları bir Rus askeri istihbarat subayının gözünden anlattığı makaleyi özetlemekte fayda var.

İki Kıyı, Bir Deniz: Türk-Rus Tarihinden Kesitler (2. cilt)

Perinçek’in makalesi, 34 yıl boyunca Sovyet askeri istihbarat teşkilatı GRU’da görev yapan Viktor Boçkaryov’un Türkçe’ye çevrilmemiş anılarının Kıbrıs bölümünü özetleyen faydalı bir girişimdir. 2003 yılında Moskova’da “GRU’da 60 Yıl” adıyla yayınlanan Boçkaryov’un hatıratının “Afrodit’in Hararetli Adası” başlıklı bölümü, Boçkaryov’un 1970-1974 yılları arasında Kıbrıs’ta görev yaptığı dönemde yaşadıklarını derlediği bir çalışmadır. Kıbrıs’a “Albaylar Cuntası” yönetimindeki Yunanistan’ın Kıbrıs’ta “enosis” yanlısı bir darbe yapmasını önlemek amacıyla gelen Boçkaryov, aynı zamanda Suriye, Mısır ve İsrail’deki gelişmeleri takip etmekle de görevlendirilmiştir. Unutulmamalıdır ki, o dönemde Kıbrıs, kişi başına düşen ordu ve askeri teçhizat sayısında dünyada birinci sıradadır. Nitekim şimdilerde de “uçak gemisi” olarak adlandırılan Kıbrıs’ın, jeopolitik konumu nedeniyle stratejik açıdan daima çok önemli bir yeri olmuştur.

“Sovyet İstihbaratçısının Kıbrıs Tanıklığı: 74 Harekâtı Öncesinde Yaşananlar” makalesi

Rus askeri istihbarat görevlisi Viktor Boçkaryov’un bu dönemde yaptığı ve kitabında yer verdiği gözlemler oldukça önemlidir. Boçkaryov’a göre, Rumlar genel olarak kibar ve misafirperver bir millettir. Ancak siyasi konularda oldukça iddiacı ve kavgacıdırlar. Yine Rumların bir diğer özelliği, kendilerini abartma ve böbürlenme huylarıdır. Öyle ki, “Bakanlıktaki en basit sekreter kendini sorumlu bir bürokrat gibi gösterebilirken, bir dükkândaki tezgâhtar da kendini firmanın sahibi olarak tanıtabilmektedir”.[4] Rumlar ve Yunanlar, antik dönemdeki tarihsel kimliklerinden bahsetmeyi ve bununla övünmeyi çok severler; ancak bu konuda yazılan kitapları aynı derecede yoğun şekilde okumazlar. Yine başka milletlerle dalga geçmek Kıbrıslı Rumların yaygın bir huylarıdır; ancak kendileriyle dalga geçilmesini hiç sevmezler. Rumların hayat tarzında 400 yıllık Osmanlı hâkimiyetinin yanı sıra 100 yıllık İngiliz koloni döneminin de etkilerini görmek mümkündür. Ancak İngilizlerden farklı olarak, Rumlar, biraz üşengeçtirler ve hareket etmeyi pek sevmezler. Bu nedenle, adada iki adımlık mesafeleri bile arabayla gitmeyi tercih ederler. Boçkaryov’a göre, Rumların olayları abartma özelliği de çok yaygındır ve bu durum özellikle yerel gazetelerde yoğun olarak görülür. O yüzden, Rus istihbaratçıya göre, Kıbrıs’taki gazete haberlerine daima temkinli yaklaşmak gerekir. Ayrıca söz verip tutmamak da Kıbrıs’ta Rumlar arasında oldukça yaygındır.

Viktor Boçkaryov’un makaleye kaynaklık eden anıları

Boçkaryov’a göre, Kıbrıs’ta Türk tarafına gitmek adeta başka bir ülkeye gitmek gibidir. Türk mahalleri ve köyleri çok daha bakımsız ve fakirdir. Kıbrıslı Türkler, Rumların aksine, otomobil yerine yaygın olarak motosiklet ve bisiklet kullanırlar. Koyun postları, Türk tarafına geldiğinizin sembolüdür. Türk tarafında yemekler daha ucuz ve güzeldir. Türkler en çok kırmızı rengi severken, Rumların favori rengi mavidir. Bu durum, zaten bu milletlerin anavatanlarının (Türkiye ve Yunanistan) bayraklarına da yansımıştır. Kıbrıslı Türkler, inatçı, ısrarcı ve şüpheci tiplerdir. Eğitim seviyeleri düşüktür (şimdilerde durum tamamen değişti). Lakin Rumlara kıyasla daha az kaprisli ve şımarıktırlar; disiplinlilik ve örgütlülük de Türklerde daha yüksektir. Her iki toplumun da milliyetçilikleri de üst seviyededir. Ayrıca iki toplum da kendilerine yapılan bir yanlışı asla unutmaz ve bunun kinini sonuna kadar içlerinde tutarlar.

Boçkaryov’a göre, adada Türk-Rum etnik ihtilafı İngiliz kolonisi döneminde başlamıştır. İngilizler, “böl ve yönet” politikası doğrultusunda iki etnik unsuru birbirine karşı kullanmıştır. Kıbrıs Cumhuriyeti’nin kurulmasıyla etnik gerginlikler bir süre dursa da, 1963 yılından sonra yeniden başlamıştır. Yazara göre, Türklerin askeri kapasiteleri ve savaş yetenekleri Rumlardan daha yüksektir. Ancak Türkler, ada nüfusunun ancak yüzde 18’ine sahiptirler. Türk nüfusun yaşadığı yerlerde askeri eğitimden geçen nüfus oranı da daha fazladır. En cengâver-savaşçı Türklerse Erenköy (Kokina) tarafında yaşayanlardır. Boçkaryov, Türk subaylarının Rus subaylarına ve görevlilerine karşı çok saygılı ve ilgili olduklarını da anılarında belirtmiştir.

Boçkaryov, Kıbrıs’taki etnik çatışmanın körüklenmesinde Yunanistan’daki faşistlerin desteklediği General Georgios Grivas’ın rolüne de dikkat çeker. Savaşta her yolu mubah olarak gören Grivas, acımasız ve hain ilan ettiği Rumları da gözünü kırpmadan öldürten bir kimsedir. Fanatik milliyetçi ve anti-komünist bir kişi olan Grivas, Kıbrıs’ta da Yunanistan’daki gibi faşist bir darbe gerçekleştirmek ve adayı Yunanistan’a bağlamak için çalışmıştır. Bu nedenle, 1960’larda ve 1970’lerde adada yasal ve yasadışı şekilde bulunmuş ve çeşitli görevler üstlenmiştir. Boçkaryov’a göre, bu dönemde Kıbrıs Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Başpsikopos Makarios’a yönelik CIA ve Rum-Yunan faşistleri kaynaklı birçok suikast girişimi de yaşanmıştır. Yazar, bu konuda 10 civarında girişim olduğunu kaydetmiştir. Boçkaryov, adada bulunduğu sürede Grivas’ın faaliyetlerine yönelik birçok gözlem yapmış ve faşistlerin bazı girişimlerini önlemeyi başarmıştır. Hatta bu dönemde Sovyet görevlilerine yönelik suikast girişimleri de yaşanmıştır.

Sonuç olarak, Rus askeri istihbarat görevlisi Viktor Boçkaryov’un Kıbrıs anılarının derlendiği bu çalışma, ilginç bir tarihi vesika olarak değerlendirilebilir. Günümüzde elbette Avrupa Birliği üyeliği ve küreselleşme nedeniyle tüm toplumlar, hele ki aynı adada yaşayan Rumlar ve Türkler, birbirlerine çok benzer hale gelmişlerdir. Lakin Kıbrıs’ın askeri açıdan ne denli önemli bir yer olduğu ve toplumlar arasındaki ihtilafların kolay kolay çözülemeyeceği, Boçkaryov’un vurguladığı ve günümüzde de etkileri görülen önemli tespitlerdir. Bir diğer önemli nokta ise, Sovyet askeri istihbarat görevlisinin gözlemlerinde tamamen tarafsız olmayabileceği gerçeğidir.

Yrd. Doç. Dr. Ozan ÖRMECİ

[1] Web sitesi için; http://mehmetperincek.com/.
[2] Bakınız; http://www.kitapyurdu.com/yazar/mehmet-perincek/4108.html.
[3] Bakınız; http://mehmetperincek.com/iki-kiyi-bir-deniz-2-turk-rus-ortak-tarihinden-kesitler/. Kitabı almak için; http://www.nadirkitap.com/iki-kiyi-bir-deniz-turk-rus-ortak-tarihinden-kesitler-kollektif-kitap3835949.html.
[4] Mehmet Perinçek (2015), “Sovyet İstihbaratçısının Kıbrıs Tanıklığı: 74 Harekâtı Öncesinde Yaşananlar”, içinde İki Kıyı, Bir Deniz: Türk-Rus Tarihinden Kesitler, DenizKültür Yayınları No: 34, s. 225.

18 Temmuz 2017 Salı

Yeni Makale: "Kıbrıs Müzakerelerinde Son Dönemeç: Çözüm mü, Alternatif Senaryolar mı?"

 

Yrd. Doç. Dr. Ozan Örmeci'nin Kıbrıs Müzakerelerinde Son Dönemeç: Çözüm mü, Alternatif Senaryolar mı?” adlı makalesi Anlık Dergisi'nin Temmuz-Ağustos 2017 tarihli 3. sayısında yayınlandı. Aşağıdaki linkten bu makaleye ulaşabilirsiniz.


İran Dış İşleri Bakanı Muhammed Cevat Zarif’in CFR Konuşması


2013 yılından beri İran İslam Cumhuriyeti Dış İşleri Bakanı olarak görev yapan Muhammed Cevat Zarif (1960-)[1], İran nükleer anlaşması başta olmak üzere son dönemde küresel barışa yaptığı katkılarla adından övgüyle söz ettiren çok önemli bir diplomattır. İran tarihinin en etkili Dış İşleri Bakanı olan Zarif, İran nükleer programı konusunda Batı ülkeleriyle sağlanan uzlaşmayı sağlamasının dışında, son yıllarda Orta Doğu coğrafyasında da ülkesinin daha etkin bir dış politika yürütmesini sağlamış ve bu nedenle ülkesinde de sıklıkla övgü konusu olmaktadır. Zarif, geçtiğimiz gün Council on Foreign Relations (CFR) tarafından düzenlenen ve kurum başkanı Richard N. Haass’ın moderatörlüğünü yaptığı bir oturuma katılmış ve güncel gelişmelerle ilgili fikirlerini paylamıştır. Bu yazıda, Zarif’in konuşması ana hatlarıyla özetlenecektir.

Konuşma kaydı

Haass’ın sorusu üzerine konuşmasına Orta Doğu’nun neden bu kadar istikrarsız bir coğrafya olduğuna cevap vererek başlayan Zarif, Allah’ın adı kullanılarak yapılan yanlış işleri kınamakta ve bu konuda hem iç, hem de dış faktörlerin etkili olduğunu söylemektedir. Her ne kadar emperyalist politikalar ve işgallerin bu eğilimde ve özellikle aşırıcılığın artmasında çok etkili olduğunu belirtse de, Zarif’e göre sadece dış etkenleri saymak kolaycılıktır. Zira bölge ülkelerinin içsel sorunları da bu durumda oldukça etkilidir. Bunlar arasında en önemlileri ise, Arap devletleri başta olmak üzere bölge devletlerinin zayıf kurumsal yapıları ve halklarını memnun etmekte yetersiz kalmalarıdır. Ülkesi İran’da insanların Cumhurbaşkanlığı seçimleri için 2 ay önce 10 saat kadar sırada beklediklerini hatırlatan Zarif, bu gibi seçim imkânlarının bazı bölge ülkelerinde henüz olmadığına dikkat çekmiş ve bunun hükümetler ve devletlere yönelik halk öfkesine neden olduğunu iddia etmiştir. Orta Doğu coğrafyasındaki sorunlar için İran’ı suçlamanın şu sıralarda Washington’da oldukça kolay ve popüler bir iş olduğunu belirten Zarif, buna rağmen asıl meselenin Orta Doğu halklarının kendi devlet ve hükümetlerine yabancılaşmaları olduğunun altını çizmektedir.

Richard Haass’ın sorusu üzerine Suudi Arabistan’la ilişkiler konusuna odaklanarak konuşmasına devam eden Zarif, Suudi Arabistan’ın 7. Kralı Selman bin Abdülaziz’in kısa bir süre önce “Veliaht Prens” olarak atadığı Savunma Bakanı Muhammed Bin Salman’ın “Savaşın Suudi Arabistan’da olmasını beklemeyeceğiz, savaşın İran’da olmasını sağlayacağız” sözünün açık bir tehdit olduğunu belirtmiş ve Riyad’ın dünyada birçok köktendinci terörist örgüte yardım sağladığını iddia etmiştir. Zarif, şimdilerde Suudi Arabistan’la Suriye ve Yemen başta olmak üzere birçok konuda karşı taraflarda ve rakip durumunda olmalarına karşın, bu ülke ile çatışma yaşamak istemediklerini ve bunun yerine farklılarına rağmen ortak tehditlere karşı birlikte çalışmak istediklerini söylemiştir. Ülkesinin hem Yemen, hem de Suriye’de barışı sağlamak için birçok çaba gösterdiğini kaydeden Zarif, bu iki ülkedeki insani trajedilere dikkat çekmiş ve özellikle Yemen’deki kolera salgınına referans yaparak, Suudi Arabistan’la savaşmak zorunda olmadıklarını ve bunu istemediklerini açıklamıştır.

Haass’ın hatırlatmasıyla, geçmişte kimyasal silah saldırılarına maruz kalan bir ülke olarak (İran-Irak Savaşı’nda) şimdilerde Suriye’de Beşar Esad rejiminin kimyasal silah kullanarak yaptığı katliamlara nasıl destek olabildikleri sorulduğundaysa, Zarif, bu konuda dünyadaki belki de tek duyarlı ülkenin İran İslam Cumhuriyeti olduğunu, ancak geçmişte kendilerine saldırı olduğunda bunu kimsenin önemsemediğini hatırlatarak söze başlamıştır. Zarif, ülkesinin kimyasal silah kullanımına her koşulda karşı olduğunu söylemiş ve Suriye rejimine yönelik suçlamaların araştırılması ve kanıtlanması gerektiğini iddia etmiştir. Bu tarz saldırıların kanıtlarının bulunabileceğini ama Suriye konusunda ciddi şüphelerinin olduğunu belirten Cevat Zarif, bu nedenle bu konuda harekete geçmediklerini söylemiştir.

ABD Dış İşleri Bakanı Rex Tillerson’ın İran’daki muhalif güçlerin barışçıl geçiş için desteklenmesi gerektiği görüşü hakkında fikri sorulan Zarif, Washington’ın İran’da 1953 yılında bir rejim değişikliği yaptığını (Musaddık’a yönelik darbe) ve İran İslam Devrimi’nden (1979) bu yana yine rejim değişikliği yapmaya çalıştığını belirterek, Barack Obama döneminde resmi olarak durdurulan bu politikanın anlaşıldığı kadarıyla yeniden uygulamaya sokulduğunu söylemiş ve zaten hiçbir şekilde uygulamada bunun yürürlükten kalkmadığını iddia etmiştir. Tahran rejiminin gücünü ve yetkisini halktan aldığını söyleyen Zarif, İran’ın bölgedeki diğer ülkeler gibi çeşitli güvenlik şemsiyesi kuruluşlara (NATO vs.) dâhil olmadan ve uzun süren ambargolara rağmen ayakta kalabilmesini, işte bu halk egemenliğine dayalı meşru ve güçlü rejimle ilişkilendirmiştir. İran’a karşı yakın geçmişte herkesin Saddam Hüseyin’i desteklediğini hatırlatan Dış İşleri Bakanı, ülkesinin çok katı ambargolara rağmen ayakta kalmasının bunun ispatı olduğunu söylemiştir. İran Cumhurbaşkanı’nı seçmek için Los Angeles’ta bile 4 saat beklemeyi göze alan vatandaşları olduğunu söyleyen Zarif, bunun İran devletinin halkı nezdindeki gücünü gösterdiğini vurgulamıştır. Tahran’a yönelik rejim değişikliği politikasının asla başarılı olamayacağını çünkü İran’ın başka ülkeler gibi yaşaması için Washington’a bağımlı olmadığını kaydeden Cevat Zarif, tam tersine, ülkesinin ABD’ye rağmen yaşadığını vurgulamıştır.

İran’ın Irak’ta Sünni halkı yabancılaştırdığı ve Irak’ı yönettiği iddialarının sorulması üzerine, Zarif, bölgedeki tüm ülkelerde halkın tamamını kapsayıcı hükümetler kurulmasını gerektiğini ve ABD ve müttefikleri aşırıcı hareketleri desteklemesine karşın, kendi ülkesinin daima aşırıcı hareketlere karşı mücadele verdiğini iddia etmiştir. Richard Haass’ın referans yaptığı New York Times makalesinin son derece yanlı yazıldığını belirten Zarif, ülkesinin Irak başta olmak üzere birçok bölge ülkesinde nüfuz sahibi olduğunu ama bunun Şiiler dışındaki grupları dışladıkları anlamına gelmediğini söylemiştir. Bölgedeki yabancı askerlerin istikrarsızlık kaynağı olduğunu iddia eden Zarif, kendi güçlerinin de Irak başta olmak üzere bölge ülkelerinde bulunduğunun hatırlatılması üzerine, bu kişilerin İran askeri güçleri değil, hükümetlerin davetiyle gelmiş askeri danışmanlar olduğunu vurgulamıştır. IŞİD’e karşı savaşta ülkesinin Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi’ne de destek verdiğini hatırlatan Zarif, her ülkenin yönetiminin kendi halkları ve devletleri tarafından belirlenmesi gerektiğinin altını çizmiştir.

Eylül ayında yapılacak Kürdistan bağımsızlık referandumu sorulduğunda ise, Zarif, İran’ın referanduma karşı olduğunu ve bunun Irak için bir felaket olabileceğini söylemiştir. Bu durumun sadece Irak’ın değil, bölgenin güvenliği için de tehlikeli olacağını vurgulayan Zarif, bölgedeki tüm devletler tarafından da bu görüşün desteklendiğini ve bunu Iraklı Kürt muhataplarına ilettiklerini belirtmiştir. Bu konuda Türkiye’nin durumu sorulduğunda ise, Zarif, Türkiye’nin iç işleri hakkında yorum yapmak istemediğini açıklamıştır.

Konuşmanın genel bir değerlendirmesi yapılırsa, Muhammed Cevat Zarif’in Kürdistan referandumu konusundaki söylediklerinin önemli olduğu belirtilmeli ve konuşmada, Donald Trump döneminde popülist siyasi söylemlerde yeniden hedef tahtasına konulmaya başlamalarına karşın,  İran’ın Batı ile iyi ilişkiler kurmak istediğinin hissettirildiği vurgulanmalıdır.


Yrd. Doç. Dr. Ozan ÖRMECİ


[1] Hakkında bilgiler için; https://en.wikipedia.org/wiki/Mohammad_Javad_Zarif.

16 Temmuz 2017 Pazar

Dünya Ekonomik Forumu’nun ‘Future of Jobs’ Raporu


Dünya Ekonomik Forumu’nun 2016 Ocak tarihli “Future of Jobs: Employment, Skills and Workforce Strategy for the Fourth Industrial Revolution” (Mesleklerin Geleceği: Dördüncü Sanayi Devrimi için İstihdam, Yetenekler ve İşgücü Stratejisi) adlı raporu[1], Sanayi 4.0 olgusunun dünya ekonomisinin geleceğinde ne gibi gelişmelere yol açabileceğini araştıran son derece önemli bir çalışmadır. Bu yazıda, bu rapordan bazı önemli hususlar özetlenecektir.

Raporun “Giriş” bölümünde belirtildiği üzere, Sanayi 4.0 veya Endüstri 4.0 olarak ifade edilen teknoloji devrimi ve bunun sanayideki uygulamalarının küresel ekonomi içerisinde yer alan ülkelerin istihdam ve işgücü stratejileri ve politikalarına büyük etkileri olacaktır. Artan robotlaşma ve otomasyon nedeniyle birçok sektörde iş imkânları azalacak ve insanlar işsiz kalacak, buna karşın, bu süreçte değişen teknolojiye uygun birçok yeni iş imkânı da doğacaktır. Öyle ki, bazı projeksiyonlara göre, dünyada bugünlerde ilkokula başlayan çocukların yüzde 65’inin henüz keşfedilmemiş işlerde çalışması bile söz konusu olabilir. Bu nedenle, devletlerin, şirketlerin ve bireylerin kendilerini bu yeni sürece hazırlamaları gerekmektedir. Şurası bir gerçektir ki, geçmişteki teknolojik devrim ve atılımlar, toplumları refahını, üretim seviyelerini ve kalitelerini ve iş imkânlarını arttırmıştır. Bu yeni dönemde de benzer bir gelişme beklenebilir. Lakin bu durum, geçiş dönemi risksiz ve kolay geçecek anlamına gelmemektedir. Bu nedenle, Dünya Ekonomi Forumu, bu raporu uzun uğraşlar sonucunda ciddiyetle ve hükümetlere, şirketlere ve bireylere yol göstermek amacıyla bilimsel yöntemler ışığında hazırlamıştır. Rapor, iki ana bölümden oluşmaktadır. İlk bölüm, 2020 yılına kadar dünya iş piyasasında yaşanacak değişimleri araştırmakta ve mesleklerin geleceğini tartışmaya açmaktadır. İkinci bölüm ise, bu gelişmeleri farklı endüstri kolları, ülkeler ve cinsiyetler bazında değerlendirmektedir.


Değişimin parametreleri

Sanayi 4.0 olgusunun ve günümüzdeki teknolojik gelişmelerin iş piyasasına somut etkileri incelendiğinde, sosyoekonomik ve demografik olarak şu değişimler karşımıza önemli parametreler olarak çıkabilir. İlk ve en önemli etki (% 44 ağırlığı olan), iş ortamı ve iş anlaşmalarında yaşanacak değişimdir. İş ortamları, gelişen teknolojiler ve uzaktan kumanda (remote) yöntemlerinin ve telekonferans metodunun gelişmesi sayesinde artık çok daha esnek hale gelecek ve işler farklı yerlerden de yürütülebilecektir. Ayrıca işlerin esnekleşmesinin bir diğer sonucu da, şirketlerin az sayıda tam zamanlı kadrolara yönelmesi ve daha çok konu bazında dışarıdan uzman ve çalışan istihdam etmeye yönelecek olmalarıdır. İkinci en önemli gelişme (% 23 ağırlığı olan), Asya ülkelerinin gelecekte dünya ekonomisinin ağırlığını teşkil edecek olmaları ve bu ülkelerde yaşanacak orta sınıflaşma hadisesidir. Öyle ki, 2030 yılında dünyadaki orta sınıfların yüzde 66’sı Asya kıtasında yer alacak ve orta sınıf tüketiminin yüzde 59’u yine bu ülkelerde yapılacaktır. Yine % 23 oranında etkili olacak bir diğer önemli gelişme, “iklim değişikliği” konusunun önümüzdeki yıllarda giderek artan ölçüde önemli hale gelecek olması ve hükümetlerin ve şirketlerin bu sorunla mücadele etmek için ekstra gayret gösterecek olmalarıdır. Ancak dünya nüfusunun artışına paralel olarak doğal kaynaklar ve hammaddeler azalacağı için, her şekilde ekosistemin dengesi bozulmaya devam edecektir. Küresel ticaretin çeşitlenmesi ve işgücü piyasasındaki hareketlilik nedeniyle, ayrıca önümüzdeki yıllarda jeopolitik oynaklık (geopolitical volatility) da artacaktır. % 21’lik ağırlığı olan bu trend, özellikle enerji, havacılık ve turizm sektörlerinde hızlı karar alma ve uyum sağlamayı gerektirecektir. % 16 oranında ağırlığı olacak bir trend, tüketicilerin gıda güvenliği, internet ortamında kişisel hakların korunması ve veri güvenliği, iş standartları, çevre güvenliği, hayvan hakları ve karbon ayakizi gibi konularda daha bilinçli ve talepkâr hale gelecek olmalarıdır. Bu durum, yeni etik ve gizlilik uygulamalarını gündeme getirecektir. % 14 ağırlıkla etkili olacak bir diğer trend, dünya nüfusunun yaşlanacak ve bireylerin ortalama 65 yaşına kadar çalışacak olmasıdır. Bu durum, birçok olumsuz gelişmenin yanında yaşlılara yönelik yeni ürün ve iş kollarının doğmasına da yol açabilir. Dünyanın yakın geleceğinde % 13’lük oranda etkili olabilecek bir diğer gelişme ise, gelişmekte olan ülkelerde yaşanacak hızlı nüfus artışı ve genç bireylerin hayata atılmalarıdır. % 12’lik bir oranla kadınların iş piyasasına daha yoğun olarak girmeleri ve iş hayatında yükselmeleri de yakın gelecekte dünya genelinde yaşanabilecek olan bir gelişmedir. % 8’lik oranla üçüncü dünya ülkelerinde yaşanacak hızlı kentleşme de bir diğer önemli trenddir. Bu hususlar, demografik ve sosyoekonomik değişim parametreleri olarak saptanmıştır.

Değişimin teknolojik unsurlarına göz atıldığındaysa, ilk olarak % 34’lük oranda yoğun bir etkiyle mobil internet ve bulut teknolojisinin mal ve hizmetlerin üretimi, pazarlanması ve internet bazlı servislerde artış gözlenmesi durumu karşımıza çıkmaktadır. % 26’lık bir diğer önemli teknolojik gelişme, teknolojik gelişme nedeniyle büyük verilerde yaşanacak patlama ve veri madenciliğinin çok önemli hale gelecek olmasıdır. Yenilenebilir enerji ve diğer yeni enerji türlerinin yaygın üretim ve kullanıma geçmesi ve bunun yaratacağı teknolojik endüstriyel gelişmeler de % 22 oranında etkili olacak önemli bir gelişmedir. % 14’lük bir diğer önemli trend ise, “nesnelerin interneti” (internet of things) teknolojisinin uygulamaya geçecek ve endüstride devrimsel nitelikte etkiler yaratacak olmasıdır. % 12 ağırlıklı bir diğer önemli trend ise, “crowdsourcing” adı verilen kitle bazlı ve kitle kaynaklı çalışmaların etkisinin artacak olmasıdır. % 9 oranıyla robotik teknolojisinin etkileri, % 7 oranıyla yapay zekânın kullanımının yaygınlaşması ve % 6 oranıyla üç boyutlu yazıcı teknolojisinin ve genom bilimi ile biyoteknolojinin gelişecek olmaları da teknoloji anlamındaki diğer önemli trendler olacaktır.

Küresel anlamda iş yapacak şirketlerin Dünya Ekonomik Forumu’nun raporunu ciddiye almaları ve bu yönde adımlar atmaları gerektiği kesin. Özellikle Türkiye, bu raporda da vurgulandığı üzere önümüzdeki 5-10 yıllık dönemde ciddi bir atılım yapamazsa, gelişmekte olan ülkeler arasında da konumunu kaybedecek ve alt sıralara düşme riski yaşayacaktır. Bu nedenle, toplumu kutuplaştırmamak ve verimli çalışmaya kanalize etmek tüm devlet kurumlarının ve siyaset mekanizmasının görevi olmalıdır.


Yrd. Doç. Dr. Ozan ÖRMECİ


[1] Buradan okunabilir; http://www3.weforum.org/docs/WEF_Future_of_Jobs.pdf.

4 Temmuz 2017 Salı

La Ronde Finale au Chypre


La ronde finale des négociations pour l’unification de l’île de Chypre a commencé la semaine dernière à la ville de Crans-Montana en Suisse. Les leaders de deux communautés Monsieur Nicos Anastasiades et Monsieur Mustafa Akıncı sont déjà y allés avec leur délégation et les officiels de l’Union Européenne (UE) et l’Organisation des Nations Unies (ONU). Les ministres des affaires étrangères de deux pays garants, Monsieur Nikos Kotzias de la Grèce et Monsieur Mevlüt Çavuşoğlu da la Turquie ont aussi participé à la conférence (Le Royaume-Uni est aussi un pays garant pour la République de Chypre). Même si le duo d’Anastasiades-Akıncı a fait un grand progrès dans les mois derniers, je pense qu’un accord complet est encore difficile pour les chypriotes. Il faut dire que ce n’est pas une supposition ordinaire comme j’avais travaillé et vécu dans la République Turque de Chypre du Nord (KKTC) entre 2012 et 2016 et j'avais communiqué avec les politiciennes et les journalistes chypriotes.

Après la rejection de plan d’Annan en 2004 dans un referendum par les chypriotes grecs, les négociations entre Mehmet Ali Talat et Dimitris Hristofyas, deux leaders socialistes en faveur de la paix et l'unification, ont mis en échec à cause des points de vues différentes entre les deux communautés. Même si les négociations ont commencé encore une fois entre Monsieur Derviş Eroğlu et Monsieur Nicos Anastasiades en février 2014, personne n’a espéré qu’il y aura eu un progrès. Mais grâce à l’élection de Mustafa Akıncı en mai 2015, un leader socialiste qui veut faire des efforts sans peur pour la paix, les négociations ont commencé à produire des résultats plus bons et concrets. Monsieur Akıncı et Monsieur Anastasiades sont des politiciennes venant d’un background très différent (Akıncı est socialiste mais Anastasiades est une figure de centre-droite), mais un aspect trés important lie les deux: ils veulent résoudre le problème de Chypre et préparer un cadeau pour leur peuple. La République Turque de Chypre du Nord est un pays laïc et démocratique (et assez développé en tourisme et en éducation), mais il est connu officiellement seulement par la Turquie. La République de Chypre (le gouvernement sud des chypriotes grecs) par contre est un pays connu et un membre de l’UE, mais elle rencontre toujours avec des problèmes d’être un pays divisé entre deux et d’avoir une adversaire dangereuse comme la Turquie. Alors, la solution de ce problème va aider les chypriotes grecs de faire disparaître les risques de sécurité et avoir un nouveau marché gigantesque comme la Turquie (avec une population de 80 millions) et les chypriotes turques de finalement vivre dans un pays connue par tout le monde.

L’organisation des Nations Unies aussi supporte ce procès et Monsieur António Guterres (secrétaire général de l’ONU) et Monsieur Espen Barth Eide (le conseiller spécial de l’ONU en Chypre) toujours poussent les deux leaders pour faire d’une paix historique qui va changer le cours des événements et contribuer au prestige de l’ONU. Monsieur Akıncı et Monsieur Anastasiades peuvent même remporter le prix de Nobel pour la paix l’année prochaine s’ils trouvent une solution juste and soutenable. Il y a encore des problèmes mais la solution n’est pas impossible. Le duo Akıncı-Anastasiades a déjà traversé 3 crises jusqu’au maintenant et décidé de continuer aux négociations chaque fois.

Le territoire: Concernant le territoire, la différence entre les deux cotés est seulement 1 % après les négociations en Suisse en janvier 2017. Mais la question de la division des zones est encore controversée. Monsieur Akıncı est assez courageux de renoncer quelques zones car dans la culture politique des turcs, perdre un territoire est comme une humiliation. Ici, la clé est de protéger le principe d’un pays fédéral en deux côtés, deux zones et deux peuples. Le Royaume-Uni a aussi déclaré qu’il peut donner une portion de ses territoires pour la paix dans l’île.

La gouvernance: Monsieur Anastasiades et Monsieur Akıncı tous ensemble défend un pays fédéral en deux zones et deux côtés. Mais comment ils vont décider de former le système politique est encore imprévisible. Dans la République de Chypre de 1960, le président était un grec chypriote et son sous-chef était un chypriote turc (Makarios et Fazıl Küçük). Mais maintenant ce model va être injuste pour les standards de l’UE. La présidence successive (un président grec suivi par un président turc) peut être une solution ici. Par contre, les délégations doivent toujours travailler pour déterminer le système électoral et le model de gouvernance.

La population: Akıncı-Anastasiades duo a déjà annoncé qu’ils ont fait une décision de ¼ pour la population et 250.000 des chypriotes turcs vont avoir la nationalité de la République de Chypre après la solution immédiatement. C’est vrai que presque 100.000 citoyens de la République Turque de Chypre du Nord qui sont venues en chypre après l’intervention militaire de la Turquie en 1974 ne vont pas avoir le passeport chypriote, mais dans l'avenir ils peuvent avoir la nationalité de ce pays car le nouveau pays aura besoin des citoyens.

Les garanties: C’est le plus difficile problème dans les négociations. Le Royaume-Uni, la Turquie et la Grèce sont des pays garants pour la République de Chypre. Les chypriotes grecs pensent qu’en qualité d’être membre en l’UE, ils n'ont plus besoin des pays de garant car la démocratie de l’Union va protéger tout le monde dans le pays et il n’y aura pas des tensions comme les années de 1960-1974. Le Royaume-Uni et la Grèce ont déjà annoncé qu’ils sont prêts pour renoncer les pouvoirs garants. Mais la Turquie n’a jamais annoncé qu’elle va accepter de renoncer son pouvoir de garant. Les chypriotes turques aussi n’ont pas de confiance complète en Europe car l’UE est devenue un acteur politique Islamophobe dans les années dernières à cause de l'extrême droite. Alors, les garanties peuvent créer une crise et arrêter les négociations encore une fois en Suisse.

L’armée turque: Monsieur Akıncı a déjà dit qu’après une solution, l’armée turque va retourner en Turquie. Mais la Turquie peut demander une base militaire en nord car le Royaume-Uni a aussi des bases militaires en Chypre et la Turquie aussi est un pays garant. Jusqu’à maintenant, les chypriotes grecs ont toujours utilisé la présence de l’armée turque comme un prétexte pour arrêter les négociations. Mais maintenant, comme la Turquie et le gouvernement de la République Turque de Chypre du Nord dit que c’est la ronde finale pour les négociations et il n’y aura pas d’autre négociations dans le futur, ils peuvent changer leur position.

Les propriétés: Cela aussi va être très difficile pendant les négociations car les chypriotes ont besoin de financement pour la compensation. Cependant, avec les nouveaux réseaux de hydrocarbure en Méditerranée, la compensation peut être possible.

Finalement, je veux répéter que la solution n’est pas impossible mais encore difficile à cause des nationalistes et fondamentalistes dans les deux pays. Alors on doit tous prier pour étayer les efforts d’Akıncı et Anastasiades car on considère qu'ils sont des hommes politiques démocratiques et humanistes qui veulent la paix…

Dr. Ozan ÖRMECİ