26 Haziran 2015 Cuma

Baseline Profitability Index 2015 Verileri

New York Üniversitesi’ne bağlı Stern İşletme Okulu’nda ders veren Amerikalı bir Ekonomi Profesörü olan ve Foreign Policy dergisindeki makaleleriyle tanınan Daniel Altman’ın[1] geliştirdiği Baseline Profitability Index’in (Dünya Karlılık Endeksi) 2015 verileri, geçtiğimiz gün kamuoyuna duyuruldu. Bu yazıda Daniel Altman’ın kendi yazdığı “Where to Invest Around the World, 2015 Edition” adlı makalesinde[2] açıkladığı verileri sizler için özetlemeye çalışacağım.

Öncelikle Altman’ın uluslararası yatırımcılara kılavuzluk etmeyi amaçlayan bu endekste kullandığı parametreleri açıklayalım. Altman’ın geliştirdiği modelde 8 veri ön plana çıkmaktadır. Bunlar; ekonomik büyüme, finansal istikrar, fiziki güvenlik, yolsuzluk oranları, kamulaştırma politikası, yerel ortakların suistimalleri, sermaye kontrolü ve döviz kur oranlarıdır.

Bu sene üçüncüsü açıklanan[3] Baseline Profitability Index’in 2015 verilerinde dikkat çeken ilk özellik, dünya genelinde geçtiğimiz yıl 0,99 oranında seyreden karlılık oranlarının 1,03’e yükselmesi oldu. Kamboçya, Sırbistan ve Tayvan’ın veri eksikliği nedeniyle dışarıda tutulduğu endekste, İsviçre ve Senegal şeffaflığı teşvik eden ve yeni yapılan yasal düzenlemelerle sıralamada yükselen ülkeler olarak dikkat çektiler. Burkina Faso ve Mozambik siyasi ve ekonomik sorunlar nedeniyle sıralamada daha aşağılara inerlerken, Güney Kore de Dünya Bankası’nın yeniden düzenlediği gayrisafi milli hasıla ölçme yöntemi nedeniyle irtifa kaybetti ve ilk 3 sıranın dışında kaldı. Peru ve Amerika Birleşik Devletleri de sıralamada aşağı inerlerken, endekste en çok dikkat çeken konu, Başbakan Narendra Modi’nin seçilmesiyle yolsuzlukla mücadele ve yatırımcıları korumada önemli atılım yapan Hindistan’ın hızla yükselmesi ve 1,32’lik oranla ilk sıraya (en karlı yatırım yapılabilecek ülke) oturması oldu. Hindistan’ı takip eden ülkeler ise Katar (1,28), Botswana (1,27), Singapur (1,22), Gana (1,21), Malezya (1,21), Moğolistan (1,20), Ruanda (1,20) ve Zambiya (1,19) oldular. Türkiye ise 1,01 ile vasat bir performans gösterdi. Listede en alt sıralarda ise Venezuela (0,68), Arjantin (0,79), Angola (0,82), Demokratik Kongo Cumhuriyeti (0,82), Lübnan (0,83) ve Rusya (0,86) yer aldılar.[4]

Listedeki temel veriler bu şekilde özetlenebilir. Ancak bu sıralama ve oranları değerlendirirken, bu rakamların ülkelerin ekonomik gelişmişliğini değil, uluslararası yatırımcılar açısından karlılığı ifade ettiğini de unutmamak gerekiyor.

Yrd. Doç. Dr. Ozan ÖRMECİ

[1] Web sitesi için; http://www.danielaltman.com/.
[2] Daniel Altman (2015), “Where to Invest Around the World, 2015 Edition”, Foreign Policy, Erişim Tarihi: 26.06.2015, Erişim Adresi: http://foreignpolicy.com/2015/06/25/where-to-invest-around-the-world-2015-edition-bpi-baseline-profitability-index/.
[4] Tüm verilere buradan bakılabilir; http://chart.fpdatawrapper.com/wzXtv/index.html.

22 Haziran 2015 Pazartesi

"Turkish Foreign Policy in the New Millennium" Kitabı Türk Basınında Tanıtıldı


Uluslararası Politika Akademisi (UPA) Genel Koordinatörü Yrd. Doç. Dr. Ozan Örmeci ile Girne Amerikan Üniversitesi (GAÜ) Uluslararası İlişkiler bölümü öğretim üyesi Doç. Dr. Hüseyin Işıksal’ın editörlüğünde ve UPA yazarlarının makaleleriyle hazırlanan “Turkish Foreign Policy in the New Millennium” adlı İngilizce Türk dış politikası konulu kitap, Türkiye merkezli gazeteler tarafından kamuoyuna duyuruldu. Aşağıdaki linklerden bu haberlere ulaşabilirsiniz.

19 Haziran 2015 Cuma

UPA Genel Koordinatörü Yrd. Doç. Dr. Ozan Örmeci Türkiye Genel Seçimleri ve Kıbrıs Müzakerelerini Kıbrıs Tv'de Yorumladı


Girne Amerikan Üniversitesi (GAÜ) Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi Bölümü Başkanı ve Uluslararası Politika Akademisi (UPA) Genel Koordinatörü Yrd. Doç. Dr. Ozan Örmeci, 18 Haziran 2015 tarihinde Kıbrıs Tv'de yayınlanan Teleskop programında Pınar Gözek Dervişağa'nın 2015 Türkiye genel seçimleri ve Kıbrıs müzakereleri hakkındaki sorularını yanıtladı.


17 Haziran 2015 Çarşamba

Süleyman Demirel'in Ardından


Türkiye Cumhuriyeti’nin 9. Cumhurbaşkanı ve en uzun süre Başbakanlık yapan siyasetçilerinden biri olan Süleyman Demirel, önceki gün vefat etti. Vefatı ardından, bu önemli ismin siyasal misyonunu değerlendirmek ve hayat hikayesini hatırlamakta fayda var.

1 Kasım 1924 tarihinde Isparta'nın Atabey ilçesine bağlı İslamköy gibi küçük ve kırsal bir yerde doğan Süleyman Demirel’in babası Hacı Yahya Demirel, Kurtuluş Savaşı gazisi olan ve çevresinde büyük saygı gören bir kişidir. Baba Demirel, uzun süre köyün muhtarlığını da yapmıştır. Demirel’in siyasete ve yönetmeye olan merakının küçük yaşta babasının yönettiği köy toplantılarına katılmasından ileri geldiği söylenebilir. Demirel’in annesi ise, oldukça dindar ve çalışkan bir Anadolu kadınıdır. Demirel, dindar olan annesinin ve anneannesinin de etkisiyle küçük yaşta Kuran okumaya başlamış ve Kuran’ı ezberlemiştir. Kuran’ı ezbere biliyor olması, siyasal hayatında Demirel’e birçok fayda sağlayacak ve Demirel, birçok Anadolu seyahatinde seçmeni bu yönüyle etkileyecektir. Demirel’in geçmişte konuşmalarında sıklıkla vurguladığı Türkiye’nin gelişmesi, ilerlemesi üzerine sözleri ve “Büyük Türkiye” ideali, aslına bakılırsa küçük yaşlarda İslamköy’de yaşadığı teknoloji ve modernizmden uzak kırsal hayatla yakından ilgilidir. Demirel, çocukluğu ve ilk gençlik günlerinde İslamköy’deki gece karanlığında Isparta şehir merkezinin yanan ışıklarına özlemle baktığını dile getirmiştir. Demirel’in kırsalı geliştirme, dönüştürme düşüncesi ve sanayileşmeye verdiği önemin ilk tohumları, psikolojik olarak işte bu çocukluk dönemlerinde atılmıştır. İlköğrenimini İslamköy’de, ortaokulu Isparta’da ve liseyi Afyon'da Afyon Lisesi’nde bitiren Demirel, girdiği sınavları kazanarak İTÜ İnşaat Mühendisliği bölümüne girmiştir. İTÜ’de derslerinde inanılmaz bir başarı gösteren Demirel, ileride siyasette çok işine yarayacak muhafazakar kesimle (çeşitli cemaat ve tarikatlar) olan bağlarını da ilk olarak İTÜ’de kurmuştur. Hatta bu dönemde Necmettin Erbakan da kendisi gibi bir İTÜ öğrencisidir. Mezun olduğu yıl Elektrik İşleri Etüd İdaresi’nde göreve başlayan Demirel, aynı yıl yetenekli bulunduğu için kendisini geliştirmesi ve barajlar, sulama ve elektrifikasyon konularında ihtisas yapması için Amerika Birleşik Devletleri’ne gönderilmiştir. Amerika’dan dönüşünde Barajlar Dairesi Başkanı olarak yeni görevine başlayan Demirel, 1954-1955 yılları arasında bir seneyi yine Amerika’da geçirmiş ve yurda dönüşünde henüz 31 yaşında Devlet Su İşleri Genel Müdürü olmuştur. O dönemde genç bir muhafazakar olan Demirel, katı laik Kemalist kesimin çok ağır bastığı bürokraside Başbakan Adnan Menderes’in en çok güvendiği kişilerden biri olmuş ve bu nedenle de başarı basamaklarını hızla çıkmıştır.

Süleyman ve Nazmiye Demirel

27 Mayıs sonrası Amerikan firması Morrison-Knudsen’de işe başlayan Demirel’in “Morrison Süleyman” lakabı, bu dönemden kalmadır. Demirel, 1962-1964 yılları arasında serbest müşavir-mühendis olarak çalışmış ve bir yandan da ODTÜ’de Su Mühendisliği konusunda dersler vermiştir. Süleyman Demirel, siyasete ilk olarak 1962 yılında Adalet Partisi’ne üye olarak girmiş ve aynı yıl partinin Genel İdare Kurulu üyeliğine seçilmiştir. 1964 yılında partinin kurucusu ve Genel Başkanı Ragıp Gümüşpala’nın ölümü üzerine, partide iyi konumda bulunan iki yakın arkadaşı Mehmet Turgut ve Faruk Sükan’ın teşvikiyle Genel Başkanlığa aday olmaya karar vermiştir. Genel Başkanlık yarışında Demirel’in karşısında Sadettin Bilgiç gibi güçlü bir aday olmasına karşın, Demirel genç ve umut vadeden bir muhafazakar siyasetçi olarak, yaptığı örgütlenme çalışmalarının da etkisiyle, Genel Başkanlık yarışında Bilgiç’i gerisinde bırakmıştır.

1960’lar Demirel’in altın yıllarıdır… Hiç kaptırmadığı şapkası ve halk ağzıyla yaptığı ilginç konuşmalarla muhafazakar seçmenin büyük ilgisini çekmekte ve zirveden ve manşetlerden inmemektedir. İlk olarak Şubat-Ekim 1965 tarihleri arasında görev yapan koalisyon hükümetinde Başbakan Yardımcısı olarak görev alan Demirel, 1965 seçimlerinde Adalet Partisi’ni % 52,9 gibi yüksek bir oyla (bu rekor, Adalet ve Kalkınma Partisi de dahil hala hiçbir sağ parti tarafından aşılamamıştır) iktidara getirir ve 41 yaşında Başbakanlık koltuğuna oturur. Demirel, bu koltuğa daha sonraları da sık sık oturacak ve Fikret Kızılok’un şarkısında söylediği gibi “Hep Başbakan” olacaktır. Demirel, 1969 seçimlerinde de % 46,5 oyla iktidar koltuğunu kaybetmeyecektir. Ancak 1970 yılında Sadettin Bilgiç’in liderliğinde parti içerisinde kendisine karşı başlayan bir muhalif hareket Demirel’i oldukça zorlayacak, Demirel isyancı grubu daha sonra partiden ihraç ettirecektir. Bilgiç ve arkadaşları bunun üzerine Demokratik Parti’yi kuracak, ancak 1970’lerin ortalarında yeniden AP’ye döneceklerdir. 12 Mart öncesinde iktidarda kaldığı dönemde Demirel, aslına bakılırsa oldukça iyi bir performans göstermiş ve Türkiye’nin sanayileşmesine yönelik birçok projeye imzasını atmıştır. Yerli burjuvaziyi korumaya yönelik ithal ikamesi sistemi başarılı bir şekilde işlemiş ve Türkiye hızlı bir kalkınma sürecine girmiştir. Özellikle barajlar konusunda yapılan atılım nedeniyle, Demirel, “barajlar kralı” lakabını da kazanmıştır. Demirel’i bu dönemde en çok zorlayan şey ise, kalkınmaya ve sanayileşmeye paralel olarak sayıca artan ve güçlenen işçi sınıfı, 68 kuşağı ile beraber entelektüellerin ve öğrencilerin hızla etkisine kapıldığı sosyalizm rüzgarları ve Demirel’e göre Türkiye için fazla lüks olan özgürlükçü 1961 anayasasıdır. 1960’lar Türkiye’nin kalkınması konusunda alternatif arayışların da (sosyalizm vs.) gündeme geldiği dinamik bir dönemdir ve bu dönemde sol hareketler özellikle entelektüel camiada hızla güç kazanmaktadır. Bu yıllarda İsmet İnönü’nün ağzından “ortanın solu”nda olduğunu açıklayan CHP ise, Demirel ve AP’li arkadaşlarının anti-komünist retoriğinin Türkiye İşçi Partisi (TİP) ile beraber baş hedefi durumundadır. “Ortanın solu, Moskova’nın yolu” sloganları ilk kez o dönemde kullanılacaktır.

MC hükümetlerinin üç ismi: Necmettin Erbakan, Süleyman Demirel ve Alparslan Türkeş

12 Mart müdahalesi nedeniyle Başbakanlıktan istifaya zorlanan Demirel, yine de muhtıra yoluyla darbenin sosyalizm yanlısı bir hareket olmadığını görerek mutlu olmuş ve 1961 anayasasına kısıtlamalar getiren teknokrat hükümete yardımcı olmuştur. Ancak 1970’ler Türk halkının sol duyarlılığının arttığı ve Demirel’li AP’nin oy oranlarının giderek düştüğü yıllar olacaktır. Yine de Demirel, koalisyon yoluyla 1971 ile 1980 arasında -1975, 1977 ve 1979’da- 3 defa daha hükümet kurmuş ve Başbakanlık koltuğuna oturmuştur. Bülent Ecevit’in Genel Başkanlığa gelmesinden sonra giderek sola kayan CHP’nin etkili muhalefeti ve Demirel ile Ecevit’in ideolojik farklılıkların ötesindeki şahsi rekabetleri, bu yıllarda zaten gergin olan toplumu daha da kamplaştırmış ve 1970'lerin ikinci yarısında sokaklar adeta kan gölüne dönmüştür. 12 Eylül öncesi Ecevit’in koalisyon kurma tekliflerini ısrarla geri çeviren ve Milliyetçi Cephe hükümetleri sayesinde kadrolaşan siyasal şiddete bulaşmış ülkücü grupları kollayan Demirel, diyebiliriz ki 12 Eylül darbesine giden yolda önemli sorumluluk sahibidir. Dahası, Demirel’in nepotizm (adam kayırmacılık) ve yolsuzluk kokan bazı uygulamaları, 12 Eylül sonrası Turgut Özal’la beraber Türkiye’de daha da yaygın hale gelecek siyasette ve ekonomide ahlaki dejenerasyon dönemi başlayacaktır. 12 Eylül öncesinde Demirel’in önemli bir icraatı, CHP’nin yoğun muhalefetine karşın Türkiye’yi İslam Konferansı Örgütü’ne üye yapması ve bu yolla dış politikada ulusal iktidarı kuvvetlendirebilecek bir açılım yapmış olmasıdır. 12 Eylül öncesinde Demirel’in önemli bir icraatı, CHP’nin yoğun muhalefetine karşın Türkiye’yi İslam Konferansı Örgütü’ne üye yapması ve bu yolla dış politikada ulusal çıkarları kuvvetlendirebilecek bir açılım yapmış olmasıdır. 12 Eylül öncesinde Demirel'in başarılı kabul edilebilecek bir diğer politikası da, İhsan Sabri Çağlayangil'le beraber yönlendirdiği çok boyutlu dış politika perspektifi olmuştur. “Johnson Mektubu” sonrası ABD ile gerilen ilişkilerin ve anti-emperyalist sol muhalefetin de etkisiyle Demirel, Türkiye'yi dış politikada daha bağımsız ve güçlü bir aktör yapmaya çalışmış ve bunda kısmen de olsa başarılı olmuştur. Türkiye'nin birçok farklı ülke ile ilişkilerini geliştirdiği bu dönemde, yine de asıl müttefik olan Amerika Birleşik Devletleri ile de iyi ilişkiler tesis edilmiş ve dış politika krizlerine izin verilmemiştir. Türk Silahlı Kuvvetleri'nin Kıbrıs Barış Harekatı'na hazırlanması da, bu dönemdeki Demirel iktidarlarının bir başarısıdır.

12 Eylül sonrası 1987’de siyasal yasakların kalkmasıyla merkez sağdaki yeni parti Doğru Yol Partisi'nin (DYP) Genel Başkanı olan Süleyman Demirel, 1987'de yapılan genel seçimlerde Isparta milletvekili olarak tekrar TBMM’ne girmiştir. 20 Ekim 1991 tarihinde yapılan genel seçimler sonrasında ise, DYP ile SHP’nin koalisyon yaparak kurduğu 49. Türkiye Cumhuriyeti hükümetinde Başbakan olarak görev almıştır. Bu hükümet, 1982 anayasasının değiştirilmesi anlamında büyük başarılar göstermiş, ancak artan siyasal İslamcılık ve Kürt milliyetçiliği nedeniyle diğer alanlarda (siyasi ve ekonomik istikrar) bu başarıyı destekleyememiştir. Başbakan Demirel, Cumhurbaşkanı Turgut Özal’ın ölümü üzerine 16 Mayıs 1993 tarihinde Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından Türkiye’nin 9. Cumhurbaşkanı olarak seçilmiştir. Demirel’in Cumhurbaşkanlığı süresinde gösterdiği performans, özellikle de 28 Şubat sürecinde demokratik rejimin çökmemesi adına yaptıkları, genel olarak olumlu tepkiler almıştır. Bu görevi 16 Mayıs 2000 tarihine kadar sürdüren Demirel, 1970’lerdeki amansız rakibi Bülent Ecevit’in tüm çabalarına karşın (5+5 formülü), 2000 yılında görev süresi dolduğu için Cumhurbaşkanlığı görevinden ayrılmıştır.

Demirel’in kişiliği mercek altına alınırsa, ön plana çıkan ilk özelliği iktidar hırsıdır. Demirel, küçük bir yerden gelmesine karşın, mesleki hayatında hırsıyla çok başarılı olmuş, ancak aynı başarısını ülke yönetimi konusunda tam anlamıyla gösterememiştir. Her ne kadar Türkiye’nin sanayileşmesine yönelik yaptığı katkılar göz ardı edilemeyecek kadar önemli olsa da, 1970’lerde ortamın daha da gerilmesi ve anti-demokratik uygulamaların yaygınlaştırılması konusunda yaptıkları unutulacak değildir. Dahası Demirel ailesinin (Yahya Demirel, Murat Demirel) adı, o dönemde birçok yolsuzluğa karışmıştır. Bu yönüyle mesela Bülent Ecevit’le kıyaslandığında Demirel sınıfta kalmaktadır. Hakkında yazılan analizlere göre; Demirel, siyasal kariyeri boyunca takım çalışmasına önem veren bir kişi olmuş ve etrafında kendi görüşüne uygun yetkin uzmanlar ve danışmanlar bulundurmuştur. 1970’lerde oldukça ateşli bir anti-komünist olmasına karşın, 12 Eylül sonrasında adımlarını daha ihtiyatlı atan temkinli bir politikacı olmuştur. Bu yönüyle Demirel’i realist ve pragmatist olarak değerlendirmek hatalı olmayacaktır. “Dün dündür, bugün bugündür” sözü, Demirel pragmatizmine iyi bir örnektir. Demirel, 27 Mayıs, 12 Mart ve 12 Eylül darbelerine karşı olmasına karşın, Ecevit’e kıyasla askerle olan ilişkilerine daha özen gösteren bir siyasetçi olmuştur. Ayrıca dini siyasette zaman zaman kullanan ve çeşitli tarikatların desteğini almaya çalışan bir politikacı olmasına karşın, Demirel, laiklik konusunda Özal, Erdoğan gibi diğer sağcı liderlere kıyasla daha özenli bir isim olmuş ve bu yönüyle de ayrı bir yere konmayı hak etmiştir. Demirel’in eleştiri konusunda da oldukça hoşgörülü bir siyasetçi olduğu vurgulanmalıdır. Zira tüm yanlışlarına karşın, basında kendisi aleyhinde çıkan haberlere, karikatürlere Türk siyasal hayatında belki de en hoşgörülü yaklaşan siyasetçi Demirel’dir. Demirel'in bu hoşgörülü tavrı, entelektüel kesimler nezdinde de saygınlığını arttırmıştır. Ayrıca şu da mutlaka söylenmelidir ki; Demirel’in 1960’lardaki fötr şapkalı-takım elbiseli görüntüsü ve hem namaz kılan, hem de viski içen kalkınmacı lider profili, o yıllarda kırsaldan kente göçen ve büyük şehir yaşamına alışmaya çalışan milyonların özlemlerini yansıtan son derece başarılı bir projedir. "Baba" lakabıyla somutlaşan bu proje, öylesine başarılı olmuştur ki, bugün bile Demirel’in aldığı % 52 oyun üzerine çıkılamamıştır.

Demirel, merkez sağ geleneğini Türkiye’de Adnan Menderes sonrası üstlenen kişidir ve aynı Menderes gibi popülist bir politikacı olmuştur. Oy ve rant uğruna inanmadığı birçok şeyi söylemiş ve yapmıştır. Demirel’e İslamcı kesimden en büyük desteği veren ise daima Nurcular olmuştur. Said Nursi’nin çok etkili olduğu Isparta’da yetişen ve buralı olan Demirel, Nurcularla olan bağlarını henüz İTÜ’de öğrenciyken güçlendirmiştir. Demirel, bayram ve Cuma namazlarına da mümkün olduğunca katılmaya çalışmış ve seçmene ne kadar iyi bir Müslüman olduğunu göstermek istemiştir. Demirel’in laiklik ve siyasal İslam konusundaki diğer sağcılara oranla daha farklı tutumu, belki de bu Nurcu bağlantısı ve “ılımlı islam” anlayışından ileri gelmektedir. Demirel'in eşi Nazmiye Demirel'le çizdiği örnek aile tablosu da unutulmamalıdır.

Yrd. Doç. Dr. Ozan ÖRMECİ


KAYNAKLAR
- Arat, Yeşim, “Süleyman Demirel: National Will and Beyond”, Metin Heper ve Sabri Sayarı’nın Political leaders and democracy in Turkey kitabından, 2002, Lanham, Md.: Lexington Books. Satın almak için; http://www.amazon.com/Political-Leaders-Democracy-Turkey-Metin/dp/0739103520/.
- Öngider, Seyfi, “Bir Politik Hırs Abidesi”, Lider Biyografilerindeki Türkiye, 2001, İstanbul: Aykırı Yayınları. Satın almak için; http://www.idefix.com/kitap/lider-biyografilerindeki-turkiye-emel-aksay/tanim.asp?sid=C8CKGB3C456Y5SCT2CR4.

16 Haziran 2015 Salı

Yrd. Doç. Dr. Ozan Örmeci, 2015 Türkiye Genel Seçimlerini Yorumladı


Uluslararası Politika Akademisi (UPA) Genel Koordinatörü ve Girne Amerikan Üniversitesi (GAÜ) Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi Bölümü Başkanı Yrd. Doç. Dr. Ozan Örmeci, 15 Haziran 2015 tarihinde Ada Tv’de yayınlanan “Öğlen Ajansı” programında Cansu Örmeci’nin 2015 Türkiye genel seçimleri hakkındaki sorularını yanıtladı.



7 Haziran 2015 Pazar

2015 Türkiye Genel Seçimleri: AKP 13 Yıl Sonra Çoğunluğu Kaybetti


Türkiye’de bugün yapılan genel seçimlerde, 3 seçimdir ve 13 yıldır tek başına hükümet kurmaya yeterli çoğunluğu elde eden Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP), yıllar sonra ilk kez tek başına çoğunluk elde edemedi. Kesinleşmeyen sonuçlara göre; Başbakan Ahmet Davutoğlu liderliğindeki İslamcı-muhafazakar AKP, % 40,59 oyla ancak 255 sandalye elde edebildi ve tek başına hükümet kurmak için gerekli 276 sayısının altında kaldı. Ana muhalefet partisi durumundaki sosyal demokrat Cumhuriyet Halk Partisi (CHP), % 25,30 oyla 132 sandalyede kaldı ve bir önceki seçime göre oy kaybı yaşadı. Türk milliyetçiliği çizgisindeki Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) de, % 16,56 oyla 82 sandalye elde etti ve koalisyon görüşmeleri için kritik bir konum kazandı. Tarihinde ilk kez barajı geçen Kürt siyasal hareketinin temsilcisi Halkların Demokratik Partisi ise, % 12,74 oyla 81 sandalye etti. Böylelikle seçimin en büyük yıldızı HDP ve lideri Selahattin Demirtaş oldu.

Seçim grafiği (büyük görmek için üzerine tıklayın)
Seçimin ardından üç ihtimal ortaya çıktı; koalisyon formülleri, dışarıdan destekli bir AKP azınlık hükümeti ve 45 gün içerisinde koalisyon hükümetinin kurulamaması durumunda yeniden genel seçimlerin düzenlenmesi. Diğer iki seçeneğe göre çok ağır basan koalisyon formüllerine bakıldığında ise, en ağır basan seçeneğin AKP-MHP koalisyonu olduğu görülmektedir. Ancak bu koalisyon hükümetinin kurulması durumunda dahi, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın arzuladığı Başkanlık modelini hayata geçirip geçiremeyeceği henüz büyük bir muammadır. MHP’nin anayasanın ilk 3 maddesinin korunması (laik, üniter ve ulus devlet) ve kritik bazı Bakanlıkların kendisine verilmesi karşılığında Erdoğan’ın Cumhurbaşkanlığına nasıl bakacağı henüz bilinmemektedir. Daha makul bir seçenek ise, mevcut fiili yarı-başkanlık rejimi içerisinde bu koalisyonun hayata geçirilmesidir. AKP-CHP, AKP-HDP ve CHP-MHP-HDP diğer koalisyon formülleridir.
Koalisyonun anahtarı Devlet Bahçeli’nin elinde
Seçimlerin genel bir değerlendirmesi yapıldığında ilk söylenmesi gereken şey; 2002 yılında % 34 oyla tek başına iktidar olabilen AKP’nin, seçim sisteminin garip bir cilvesi sonucu % 41 oyla şimdi tek başına hükümeti kuramayacak olmasıdır. Yüzde 10 seçim barajı nedeniyle yaşanan bu durum, demokratik açıdan bir kusur, ancak rejim istikrarı açısından bir avantajdır. Bu seçimle ortaya çıkan bir diğer husus; Kürt siyasal hareketinin Selahattin Demirtaş liderliğinde artık önemli bir siyasal aktör haline gelmesi ve HDP’nin siyasi çizgisinin, parti kendisini terörden ayrıştırdıkça giderek daha da fazla güç kazanmasıdır. Cumhuriyet Halk Partisi’nin yerinde sayması ve hatta oy kaybetmesi, bu parti adına büyük hayal kırıklığı yaratırken, gelecek aylarda parti içerisinde liderlik yarışının yeniden kızışmasına neden olabilir. Milliyetçi Hareket Partisi ise, HDP ile beraber seçimin kazananı görüntüsündedir ve koalisyon hükümetleri için anahtar, bu partinin Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin elindedir.
Yrd. Doç. Dr. Ozan ÖRMECİ

API Présente avec Fierté: La Politique Etrangère de la Turquie dans le Nouveau Millénaire


Le livre académique sur la politique étrangère turque intitulé “La politique étrangère de la Turquie dans le nouveau millénaire” a été présentée au lecteur par la société Peter Lang basée en Suisse. Le coordinateur général de l’Académie Politique Internationale (API), Maitre Assistant Ozan Örmeci a partagé le poste de rédacteur en chef avec Hüseyin Işıksal, Professeur du département des Relations Internationales de l’Université Américaine Girne (UAG) et plusieurs auteurs de l’API ont collaboré avec leur article.

Le livre composé de 10 parties et 40 articles, présente différents articles des académiciens de Turquie et divers pays. La préface du livre a été rédigée par deux de nos anciens ministres des Affaires Étrangère Murat Karayalçın et Yaşar Yakış. Vous pouvez accéder au contenu du livre et au lien de vente d’Amazon.com par le lien ci-dessous.

UPA Proudly Presents: "Turkish Foreign Policy in the New Millennium"


International Political Academy (UPA) proudly presents a new book on Turkish Foreign Policy edited by UPA Coordinator Dr. Ozan Örmeci and Girne American University International Relations department member Dr. Hüseyin Işıksal. The book, “Turkish Foreign Policy in the New Millennium”, covers 10 chapters and 40 articles written by academics from different countries around the world. The Foreword section of the book is written by two previous Foreign Ministers of Turkey; Mr. Murat Karayalçın and Mr. Yaşar Yakış. You can find necessary links below to learn more about the book.


6 Haziran 2015 Cumartesi

Yeni Kitap: "Turkish Foreign Policy in the New Millennium"


Uluslararası Politika Akademisi (UPA) Genel Koordinatörü Yrd. Doç. Dr. Ozan Örmeci’nin, Girne Amerikan Üniversitesi (GAÜ) Uluslararası İlişkiler bölümü öğretim üyesi Doç. Dr. Hüseyin Işıksal’la beraber editörlüğünü yaptığı ve birçok UPA yazarının makaleleriyle katkıda bulunduğu “Turkish Foreign Policy in the New Millennium” adlı Türk Dış Politikası temalı akademik kitap, İsviçre merkezli Peter Lang firması tarafından okurların beğenisine sunuldu. 10 bölüm ve 40 makaleden oluşan kitapta, Türkiye ve dünyadaki birçok farklı ülkeden akademisyenin makaleleri bulunuyor. Kitabın “Önsöz” bölümünü ise eski Dışişleri Bakanlarımızdan Murat Karayalçın ve Yaşar Yakış kaleme aldılar. Aşağıdaki linklerden kitabın İçindekiler bölümüne, detaylı bilgilerine ve Amazon.com satış linkine ulaşabilirsiniz.

4 Haziran 2015 Perşembe

Dünya Silah Ticaretinde Pazar Payları


Stockholm Uluslararası Barış Araştırmaları Enstitüsü’nün (SIPRI)[1] 2014 yılı dünya silah ticareti verileri[2], günümüz dünyasında yaşanan birçok siyasi gelişme ve farklı ülkelerin bu gelişmelere yönelik tepkilerini anlamak açısından hazine değerinde bir kaynak işlevi görmektedir. Elbette burada listelere dahil edilen veriler, yasal silah satışları ile sınırlandırılmış ve gizli anlaşmalar ve kayıtdışı satışlar istatistiklere yansıtılmamıştır.  

2014 yılı verilerine göre; dünyada silah ticareti payı en yüksek olan ülke, 2013 yılında liderliği Rusya Federasyonu’na kaptırmış olan Amerika Birleşik Devletleri’dir. ABD’nin pazar payının maddi ifadesi 10 milyar 194 milyon dolarla ölçülmektedir. 2013 yılında ilk sırada yer alan Rusya Federasyonu ise, 5 milyar 971 milyon dolarla ABD’nin ardından ikinci sırada bulunmaktadır. Listede 3. sırayı, 2013 yılında 4. olan Fransa, 1 milyar 978 milyon dolarlık pazar payıyla almakta ve dikkat çekmektedir. 2013 yılında 5. sırada yer almış olan Birleşik Krallık (İngiltere) ise, 2014 yılında 1 milyar 704 milyon dolarla 4. sıraya yükselmiştir. 2013 yılında 7. sırada yer alan Almanya, 2014 yılı verilerine göre 1 milyar 200 milyon dolarlık pazar payıyla 5. sıraya ilerlemiştir. 2013 yılında 9. sırada yer almış olan İspanya, 2014 yılında pazar payını 1 milyar 110 milyon dolara çıkarmış ve 6. sırada kendisine yer bulmuştur. 2013 yılında 3. durumda olan Çin Halk Cumhuriyeti ise, 1 milyar 83 milyon dolarlık gelirle 7. sıradadır. 8. basamaktaki yerini koruyan İsrail’in pazar payı ise 824 milyon dolardır. 2013 yılında 6. olan İtalya, 786 milyon dolarlık pazar payıyla 2014 yılında 9. olmuştur. Listede 10. sırada Ukrayna, 11. sırada Hollanda, 12. sırada İsveç, 13. sırada İsviçre, 14. sırada Türkiye, 15. sırada Kanada, 16. sırada Güney Kore, 17. sırada Norveç, 18. sırada Ürdün, 19. sırada Avustralya ve 20. sırada Finlandiya bulunmaktadır. 


2014 yılı silah satış verileri sıralaması

2010-2014 yılı sürecinde pazar payı ağırlıklarına bakıldığında ise, ABD ve Rusya Federasyonu’nun diğer üretici ülkelerden silah ticaretinde uzak ara önde olduğu (ABD % 31, Rusya Federasyonu % 27), Fransa, Almanya ve Çin Halk Cumhuriyeti’nin de % 5’lik pazar payları ile bu iki ülkeyi takip ettikleri görülmektedir. Birleşik Krallık (İngiltere) % 4’lük pazar payıyla 6. sırada bulunurken, Ukrayna, İspanya ve İtalya’nın pazar payları % 3’tür. 10. sırada bulunan İsrail ise % 2’lik pazar payına sahiptir.

2010-2014 yılı döneminde pazar paylarının grafikle ifadesi

Üreticiler açısından böyle veriler söz konusuyken, silah alımları açısından bir sıralama yapıldığındaysa, 2014 yılı verilerine göre şöyle bir sıralama ortaya çıkmaktadır;
  1. Hindistan (4 milyar 243 milyon dolar)
  2. Suudi Arabistan (2 milyar 629 milyon dolar)
  3. Türkiye (1 milyar 550 milyon dolar)
  4. Çin Halk Cumhuriyeti (1 milyar 357 milyon dolar)
  5. Endonezya (1 milyar 200 milyon dolar)
  6. Vietnam (1 milyar 58 milyon dolar)
  7. Tayvan (1 milyar 39 milyon dolar)
  8. Birleşik Arap Emirlikleri (1 milyar 31 milyon dolar)
  9. Avustralya (842 milyon dolar)
  10. Umman (738 milyon dolar)
  11. Singapur (717 milyon dolar)
  12. Pakistan (659 milyon dolar)
  13. Azerbaycan (640 milyon dolar)
  14. Irak (627 milyon dolar)
  15. Fas (594 milyon dolar)
  16. Kuveyt (591 milyon dolar)
  17. Amerika Birleşik Devletleri (581 milyon dolar)
  18. Güney Kore (530 milyon dolar)
  19. Cezayir (463 milyon dolar)
  20. Japonya (436 milyon dolar).

2014 yılı en çok silah alımları yapan ülkeler sıralaması

Silah alımlarının dışında, toplam askeri harcamalar açısından bir sıralama yapıldığındaysa şöyle bir tablo oluşmuştur;[3]
  1. Amerika Birleşik Devletleri
  2. Çin Halk Cumhuriyeti
  3. Rusya Federasyonu
  4. Suudi Arabistan
  5. Fransa
  6. Birleşik Krallık (İngiltere)
  7. Hindistan
  8. Almanya
  9. Japonya
  10. Güney Kore
  11. Brezilya
  12. İtalya
  13. Avustralya
  14. Birleşik Arap Emirlikleri
  15. Türkiye. 

2014 yılı dünya askeri harcamaları sıralaması

2014 yılında sonunda yürürlüğe giren Birleşmiş Milletler Dünya Silah Ticareti Sözleşmesi’nin[4] 130 ülke tarafından imzalanması, son dönemde yasadışı silah satışlarının önlenmesi adına olumlu ve önemli bir gelişme olarak değerlendirmeye alınmalıdır. Ancak Çin Halk Cumhuriyeti ve Rusya Federasyonu’nun halen bu sözleşmeyi imzalamamış olmaları[5], gelecek adına kaygı vericidir. Zira bu iki ülke, haksız rekabet koşulları içerisinde her türlü yasal ve yasadışı silah anlaşmaları yapabilmekte ve dünya barışı adına büyük risk oluşturmaktadırlar. Oysa anlaşma; anlaşmaya imza atan ülkelerin, BM alıcı ülkeye silah ambargosu getirmişse ya da silahların insanlığa karşı suç işlemede kullanılması söz konusuysa, savaş silahları, cephane ya da benzeri savunma araçlarını ihraç edememelerini öngörmektedir. Anlaşmada ayrıca gönderilen silahlar, barış, uluslararası insan hakları ya da temel insan haklarına zarar verecekse, planlanan ihracatın sıkı bir şekilde gözden geçirilmesi gerektiği belirtilmekte ve aynı kuralların silahların terörist ya da uluslararası arenada faal olan suçluların eline geçmesi tehlikesi mevcut olduğunda da geçerli olması sağlanmaktadır.[6]

Yrd. Doç. Dr. Ozan ÖRMECİ


[1] Web sitesi için; http://www.sipri.org/.
[2] Verilere buradan ulaşılabilir; http://armstrade.sipri.org/armstrade/page/toplist.php.
[5] 130 imzacı ülkenin listesi için; http://disarmament.un.org/treaties/t/att.
[6] Detaylar için; “Silah Ticareti Anlaşması etkili olacak mı?”, Deutsche Welle Türkçe, Erişim Tarihi: 04.06.2015, Erişim Adresi: http://www.dw.de/silah-ticareti-anla%C5%9Fmas%C4%B1-etkili-olacak-m%C4%B1/a-18145885.

3 Haziran 2015 Çarşamba

ABD vs. Rusya: Yeni Soğuk Savaş Tezine Karşıt Argümanlar


Giriş
Amerika Birleşik Devletleri ile Rusya Federasyonu arasında son dönemde Suriye içsavaşı, Ukrayna krizi ve Kırım’ı Rusya’ya bağlanması konularında ortaya çıkan zıtlık, “Yeni Soğuk Savaş” tezinin güçlenmesine neden olmuştur. Rusya Federasyonu Devlet Başkanı Vladimir Putin’in sert liderliği ve ABD politikalarına karşı -özellikle kendi yakın coğrafyasında- geliştirdiği etkili hamleler de, bu bakış açısını güçlendirmektedir. Son olarak, ABD Savunma Bakanlığı Pentagon’un, Rus savaş uçaklarının Karadeniz’de seyir halinde olan bir Amerikan muhribine birkaç kez yakın geçiş yaptığını duyurması, ilişkilerin sorunlu niteliğini ispatlamaktadır.[1] Ayrıca kısa bir süre önce NATO’nun Askeri Komitesi’nin Başkanlığı üstlenen Çek General Petr Pavel’e göre; Rusya, NATO üyesi ülkeler için IŞİD’le eş değerde bir tehlikedir.[2] Lakin, bu somut verilere karşın, Yeni Soğuk Savaş tezini reddeden bazı argümanlar da bulunmaktadır. Örneğin, Andrew Monaghan’ın[3] Mayıs 2015 tarihli ve “A ‘New Cold War’? Abusing History, Misunderstanding Russia” adlı Chatham House raporu[4], buna örnek gösterilebilir. Bu yazıda Monaghan’ın raporunu özetleyerek Türkçe’ye çevireceğim.

Raporda Yeni Soğuk Savaş tezine karşı çıkan Monaghan, buna karşın Batı ile Rusya’nın ilişkilerinin son dönemde düşmanca bir hal aldığını kabul etmektedir. Ukrayna’da artık alenen bir vekalet savaşına dönüşen sorunlu ilişkiler, karşılıklı ekonomik yaptırımlarla daha da yıpranmıştır. Ancak herşeye rağmen ilişkileri “Soğuk Savaş” paradigması üzerine inşa etmek, Monaghan’a göre yanıltıcı olabilir. Zira artık 20. yüzyıl sona ermiştir ve Rusya’yı 21. yüzyıl parametreleri içerisinde değerlendirmek gerekir.

Arka Plan
Yeni Soğuk Savaş tartışmaları aslında 2008 yılındaki Rusya-Gürcistan Savaşı ile ilk kez ciddi anlamda gündeme gelmiştir. Bu olayın öncesinde de, Putin’in Sovyetler Birliği’nin çöküşünü “20. yüzyılın en büyük felaketi” olarak tanımlaması, 2007 yılı Şubat ayında Münih Güvenlik Konferansı’nda yaptığı etkileyici konuşma ve özellikle 2004 yılındaki ikinci Başkanlık döneminden başlayarak Rusya’yı “yakın çevre” politikası doğrultusunda yeniden bir uluslararası güce dönüştürmeye gayret etmesi, Batı’da bu ülkeye yönelik önyargı ve korkuların artmasına neden olmuş ve Soğuk Savaş nostaljisinin de etkisiyle Yeni Soğuk Savaş tartışmaları giderek alevlenmiştir. 2008 yılındaki savaş da buna tuz-biber ekmiş ve bu argümanın bir anda gerçek gibi algılanmasına neden olmuştur.

Yeni Soğuk Savaş: Gerçek Mi, Efsane Mi?
Yeni Soğuk Savaş tartışmalarının temelinde Rusya’nın Avrupa Birliği ve NATO ile olan sorunlu ilişkileri bulunmaktadır. Rusya Federasyonu, özellikle Transatlantik güvenlik sisteminin yeni inşa modeline karşı çıkmakta ve bunu, kendisine yönelik bir tehdit olarak algılamaktadır. Ayrıca her iki tarafın değer yargılarında da ciddi farklılıklar söz konusudur. Batı’nın liberal değerleri, geçmişteki komünist değerlerle olduğu ölçüde olmasa da, Rusya’nın yeni muhafazakar ve devletçi değerleriyle zıtlık içerisindedir (values gap). Mesela bir konuşmasında Putin, Batı’yı “Tanrı’nın yolundan ve Hıristiyan değerlerden kopmak ve Şeytan’ın yolunu takip etmek” argümanıyla suçlamış ve eleştirmiştir. Putin’in Batı ülkelerinde büyük ölçüde yasal halen gelen eşcinsel evliliklere gösterdiği tepki de, buna örnek gösterilebilir. Rusya’nın anti-demokratik Çin Halk Cumhuriyeti, Kuzey Kore ve başka ülkelerle olan yakın ekonomik ve siyasi ilişkileri de, Batı demokrasisinden hazzetmemesinde önemli bir faktördür.

Monaghan’ın hiç değinmediği, ama gerçekte taraflar arasındaki ideolojik ayrışmanın en önemli unsurlarından olan bir diğer konu da, Avrupa Birliği’nin derinleşmesidir. Her ne kadar kendisi bir federal devlet olsa da, Rusya, AB’nin Kafkasya’ya kadar uzanan tek ses halindeki bir imparatorluk görüntüsü vermesinden rahatsızdır. Zira bu şekilde, Rusya’nın daha önce Avrupa ülkeleriyle ikili ilişkiler temelinde yürüttüğü politikalar sonuçsuz kalmaktadır. Rusya’ya yakın ülkeler ve iktidarların (İtalya’daki Berlusconi hükümeti buna örnek verilebilir), zaman içerisinde AB yapısı içinde dönüşüme uğramaları ve Rusya karşıtı politikalara itilmeleri (son olarak Bulgaristan’ın Güney Akım Projesi’ne yönelik tavrında bu durum net bir şekilde ortaya çıkmıştır), Rusya’yı endişelendirmekte ve AB’yi yıkma ya da en azından zayıflatma hedefine yönlendirmektedir. Tüm bu nedenlerle, anlaşmazlık sadece bir jeopolitik mücadeleye indirgenemez, zira iki taraf arasında ideolojik açıdan da ciddi farklılıklar söz konusudur.

Karşıt Argümanlar
Yeni Soğuk Savaş tezine Monaghan’ın geliştirdiği en önemli eleştiri, daha çok hayalgücü ve stereotiplere dayalı bu düşünce biçiminin (Putin’in Hitler’e ya da Stalin’e benzetilmesi), bazı noktalarda gerçekçi bir temele oturmamasıdır. İlk olarak, yakın zamana kadar Rusya ile Avrupa ülkeleri arasında çok ciddi ekonomik ilişkiler bulunmaktaydı. AB ülkelerinin daha çok doğalgaz alanında Rusya’ya ciddi bağımlılığı söz konusuyken, Rusya da bu ülkelerin firmaları için (örneğin Alman otomotiv firmaları) büyük bir pazar halindeydi. Ancak Monaghan’ın bu argümanı, son yaşanan ekonomik yaptırım süreciyle beraber büyük ölçüde geçersiz kalmaktadır. Zira bu gidişle, iki taraf arasındaki ekonomik ilişkiler giderek azalacaktır.

Bir diğer karşıt argüman, her iki tarafın halen uluslararası terörizmle mücadele etmek ve kitle imha silahlarının yayılmasını önlemek gibi ortak amaçlarının bulunmasıdır. Bu durum, Yeni Soğuk Savaş argümanını zayıflatan en önemli faktörlerden biridir. Fakat, örneğin IŞİD gibi tehlikeli bir terör örgütü, aslında her iki taraf için de ortak tehdit olarak kabul edilmesi gerekirken, halen taraflardan birbirlerini suçlayıcı sesler yükselmektedir. İşte bu ortak kabul edilen değerlerin korunmasında dahi uzlaşılamaması faktörü, Yeni Soğuk Savaş tartışmalarının sürmesine neden olmakta ve Monaghan’ın argümanını yine geçersiz kılmaktadır.

Monaghan’ın bir diğer eleştirisi ise, Rusya’nın güvenlik politikalarının Batı kamuoyunda yeterince iyi algılanamaması ve Kırım’ın ilhakı gibi olayların Nazilerin ya da Sovyetler Birliği’nin yayılmacı politikalarına benzetilmesidir. Oysa tarihsel bazı benzerlikler olsa da, Rusya’nın Kırım ilhakı ve Ukrayna politikası, yayılmacılıktan ziyade güvenlik politikalarıyla alakalıdır. Rusya, NATO ile komşu olmak istememekte ve tarihsel olarak kendi parçası olarak gördüğü Ukrayna’yı AB ve NATO’ya kaptırmamakta ısrar etmektedir. Yani Monaghan’a göre, Rusya’nın hedefi sadece yakın çevresinde etkili bölgesel bir güç olmaktır. Ancak Rusya’nın bu hamlesinin karşılıksız kalması, 1930’larda İngiliz Başbakanı Neville Chamberlain’in “yatıştırma politikası” (appeasement policy) ile karşılaştırılmakta ve Rusya’nın başka bölgelerde de daha saldırgan davranmasından endişe edilmektedir. Rusya’nın Latin Amerika ve Çin’e açılımları da düşünülürse, “yakın çevre” retoriği de hedef şaşırtmaktadır. Rusya aslında halen küresel bir güç olma gayreti içerisindedir, ama kapasitesi henüz bunun için yeterli değildir. Monaghan’ın en güçlü argümanlarından biri bu olmakla birlikte, bu da tam anlamıyla doğrudur denilemez.

Monaghan’ın bir diğer karşı argümanı ise, NATO’nun öncelikleriyle ilgilidir. Rusya’nın Ukrayna ve Kırım politikası beğenilmese de, IŞİD terörü, Libya ve Suriye’de devam eden iç savaşlar, Irak’ın istikrarsız durumu, İsrail-Filistin çatışması, Çin Halk Cumhuriyeti’nin hızlı yükselişi, Ebola ve benzeri salgın hastalıklar ve Akdeniz’de yoğunlaşan göçmen krizi gibi sorunlar dururken, Rusya’yı tehdit algılamasının ilk sırasına koymak hatalı sonuçlar verebilir. Rusya ile cepheden zıtlaşılmaya girilmesi de, diğer tehditlerle mücadele anlamında NATO ve Batı ülkelerine engel oluşturabilir. Bu argüman, kanımca Monaghan’ın en doğru tespitidir.

Andrew Monaghan’ın üzerinde durduğu bir diğer konu ise metodolojiyle alakalıdır. Monaghan’a göre; tarih biliminin ve genel olarak sosyal bilimlerin tarihten referans alan benzerlikler üzerinde durmak şeklindeki klasik yöntemini kullanmaktansa, daha önce Fransız tarihçi Marc Bloch’un dile getirdiği, geleceği inşa etmek için bugün ve yarının parametreleri çerçevesinde düşünmek yaklaşımı daha doğru olabilir. Zira tarihsel benzerlikleri fazla ön plana çıkarmak, esnek düşünceyi ortadan kaldırabilir ve bugünün dinamiklerini yeterince doğru anlamamamıza neden olabilir. Bu da oldukça yerinde bir argümandır, fakat devletlerin ve milletlerin kollektif hafızalarında tarihsel benzerlikler çok güçlüdür. Demokrasilerde halkın göreceli ağırlığı da düşünülürse, bu argüman da kolaylıkla çürütülebilir.

Sonuç
Sonuç olarak, Andrew Monaghan’ın raporu oldukça faydalı ve Yeni Soğuk Savaş tezine karşı argümanlar geliştiren önemli bir çalışmadır. Ancak güncel veriler ve gelişmeler (AB ile Rusya’nın ticaret ilişkilerinin sınırlandırılması, ABD ile Rusya arasındaki gerginlikler ve dahası Batı güvenlik şemsiyesinin esas mimarı olan ABD’nin Rusya’ya yönelik bakışı ve iki ülke arasındaki enerji politikaları anlamındaki rekabet)[5], bu raporu daha çok bir iyi niyet beyannamesi haline getirmektedir. Krizin daha da derinleşebileceği en ciddi noktalar ise Ukrayna ve Suriye'dir.

Yrd. Doç. Dr. Ozan ÖRMECİ


[1] “Karadeniz: Rus savaş uçakları ABD muhribine 500 metre yaklaştı”, BBC Türkçe, Erişim Tarihi: 03.06.2015, Erişim Adresi: http://www.bbc.co.uk/turkce/haberler/2015/06/150602_kara_deniz_rus_abd.
[2] “NATO Believes Russia Can Take Over Kiev, Baltic Countries Within Two Days”, Sputnik News, Erişim Tarihi: 03.06.2015, Erişim Adresi: http://sputniknews.com/politics/20150528/1022627513.html.
[3] Andrew Monaghan, Chatham House Rusya ve Avrasya Programı’nda görevli bir akademisyendir. Daha önce Roma’da NATO Savunma Koleji’nde 5 yıl süreyle araştırma yapmıştır. Rus dış politikası üzerine doktora derecesini Londra’da King’s College’da Savaş Çalışmaları bölümünden almıştır. Chatham House sayfası için; http://www.chathamhouse.org/about-us/directory/189043.
Web sitesi için; http://andrewmonaghan.net/.
[5] Bu konuda bir yazı için; Kısacık, Sina (2012), “2000’li Yıllarda Rusya-ABD İlişkileri”, Uluslarararası Politika Akademisi, Erişim Tarihi: 03.06.2015, Erişim Adresi: http://politikaakademisi.org/2000li-yillarda-rusya-abd-iliskileri/.

2 Haziran 2015 Salı

Birleşik Krallık AB'den Çıkacak Mı?


Ülkede geçtiğimiz günlerde yapılan genel seçimleri 2017 yılında Birleşik Krallık’ın Avrupa Birliği üyeliğini referanduma götürmeyi vaat eden Muhafazakar Parti’nin kazanmasının ardından, İngiltere’de en önemli gündem maddesini AB ile olan ilişkiler ve birlikten çıkılıp çıkılmayacağı (popüler ifadeyle Brexit) tartışmaları oluşturuyor. Genel seçim sonuçları dikkatle incelendiğinde; AB yanlısı İşçi Partisi ve Liberal Demokrat Parti’nin ciddi oy kaybına uğradığı, AB karşıtı UKIP ve AB’ye kuşkuyla yaklaşan Muhafazakar Parti’nin ise oylarını arttırdığı görülüyor. Bu durum da dikkate alınırsa, Birleşik Krallık’ın AB’den ayrılması senaryosu, artık fantastik bir ihtimal olmaktan ziyade ciddi bir politika alternatifi haline gelmiş durumda. Her ne kadar Başbakan David Cameron bu konuda seçmenleri yönlendirici sert bir tavır ortaya koymasa da, son dönemde AB politikalarına karşı geliştirdiği itirazlar ve üyeliği referanduma sunacağını açıklaması, Cameron’ın da “Demir Leydi” lakaplı eski muhafazakar Başbakan Margaret Thatcher’a benzer şekilde büyük bir AB hayranı olmadığını gösteriyor. Bu yazıda Birleşik Krallık’ın AB’den ayrılmak istemesinin nedenlerini ve olası ayrılığın ülke ekonomisi ve siyasetindeki etkilerini farklı kaynaklardan derleyerek sizler için özetlemeye çalışacağım.

Birleşik Krallık’ın AB üyeliği konusundaki isteksizliğinin ilk önemli sebebi, Birleşik Krallık’ın bu yeni dönemde dünya siyasetinde üstlenmek istediği rolle alakalıdır. 1962 yılında dönemin ABD Savunma Bakanı Dean Acheson, Birleşik Krallık’ı “bir imparatorluğu kaybetmiş ve yeni bir rol arayan bir ülke” olarak tanımlamıştı.[1] Hakikaten Acheson’ı doğrular şekilde, Soğuk Savaş döneminde Birleşik Krallık, AB ile ABD’yi özellikle Sovyetler Birliği’ne yönelik güvenlik politikaları ekseninde uyumlu hale getiren ve aradaki bağlantıyı kuran kilit ülke olarak yeni ve önemli bir rol üstlenmiş ve dahası 1973 yılında Fransa’nın yıllar süren (1961-1967) “boş sandalye” politikasını aşarak, AB’ye (o dönemde AET) tam üye olan bir ülke haline gelmişti. Bu yeni rol, büyük bir İmparatorluk sahibi olmak kadar olmasa da, İngilizleri ve Birleşik Krallık’ı önemli ölçüde tatmin edebilmiş ve özgüvenini yerine getirmiştir. Soğuk Savaş dönemi boyunca İngiltere bu rolü benimsemiş ve bu konuda başarılı bir performans göstermiştir. Ancak Soğuk Savaş’ın sona ermesi ve Almanya ve Fransa’nın, son yıllarda kendi içlerinde uyumlu bir ikili olarak AB çatısı altında ABD ve İngiltere’nin politikalarıyla örtüşmeyen bazı angajmanlar içerisine girmesi[2], jeopolitik düzlemde İngiltere’nin AB üyeliğini sorunlu bir hale getirmektedir. AB içerisinde Almanya’nın ekonomik hakimiyetini kabul ettirmesi ve siyasal liderliğin de birlik içerisinde Almanya ve Fransa arasında paylaşılıyor gibi bir görüntü vermesi, İngiltere’nin bu konudaki isteksizliğini daha da üst boyutlara taşımaktadır. Nitekim 200-300 yıl kadar dünyayı tek başına yönetmiş bir imparatorluğun mirasçısı olan İngiltere, küçük Avrupa kıtası içerisinde yer alan AB’nin işleyişinde bile arka planda kalmayı içine sindirememektedir. İlginç bir şekilde Almanya ve Fransa da, İngiltere’nin bu tavrını destekler gibi gözükmektedir. Fransa Dışişleri Bakanı Laurent Fabius’un bir süre önce “İngilizleri AB’den kırmızı halı ile uğurlayacakları”nı kaydeden açıklaması, bu noktada son derece önemlidir.[3] Zaten Birleşik Krallık’a AB içerisinde ABD’nin “truva atı” olarak bakıldığı iddiası da halen akıllardadır.[4] Dolayısıyla, Birleşik Krallık için AB’den ayrı ve ABD ile uyumlu bir şekilde Orta Doğu’da ve diğer bazı bölgelerde daha aktif roller üstlenmek, bu yeni dönemde daha cazip bir rol haline gelebilir. Bu durum, AB içerisinde güçlerini konsolide etmek isteyen Fransa ve Almanya’nın çizgisiyle de desteklenebilir. Aslında 11 Eylül saldırıları sonrasında Tony Blair döneminde de İngiltere buna benzer bir rolü ABD ile beraber üstlenmeyi denemiş, ancak bu ilk deneme başarısızlıkla sonuçlanmıştır.[5] Bunun temel nedeni ise, İngiltere’nin uzun yıllardır savaş deneyiminden yoksun bir ülke olması ve Irak Savaşı’nın “Saddam Hüseyin’in elinde kitle imha silahlarının olduğu” şeklindeki bir yalan üzerine kurulu olması nedeniyle dünya kamuoyundan yeterince destek bulamamasıdır. Ayrıca Tony Blair’in sol bir lider olarak askeri-güvenlik politikalarına ağırlık vermesi de, İngiliz halkında ve dünyadaki sol hareketlerde kendisine karşı ciddi bir tepki oluşturmuştur. Oysa şimdi iktidarda Muhafazakar bir Başbakan vardır ve Orta Doğu’da IŞİD terörünün yarattığı infial, her türlü askeri müdahaleyi sempatik hale getirmektedir. Bu yüzden, bu yeni dönemde İngiltere bu yöndeki politikalarında ısrarcı olursa, Blair dönemine kıyasla çok daha başarılı olabilir ve dünya kamuoyundan da daha fazla destek alabilir. Ancak bu noktada düşman tanımlaması doğru yapılmalı ve IŞİD gibi terör örgütleriyle mücadele ön plana çıkarılmalıdır.

Angela Merkel ve David Cameron

İngiltere’nin AB üyeliği konusundaki çekincelerinin ikinci önemli nedeni ise ekonomiktir. “İngiltere, Avro Bölgesi’ni tehdit eden finansal risklerin kendisini de etkilemesinden ve mali istikrarsızlığın büyümesinden endişe etmektedir. İngilizler, Avro Bölgesi’nde yer almamakta ve bağımsız bir finans merkezi olarak varlığını sürdürmektedir. Ancak Avro Bölgesi’ndeki krizin yan etkileri giderek artan bir şekilde İngiltere’yi tehdit etmektedir.”[6] Oysa Başbakan David Cameron, AB’nin iyi bir mali yapılanma çerçevesinde Avro bölgesinde yer almayan ülkelere de finansal güvence tanımasını istemektedir. AB’nin üretim düzeyinin sürekli olarak düşmesi ve bu üretimin Almanya’ya bağımlı olması da, bu noktada İngilizlerin bir diğer çekincesi olarak görülmelidir.[7] Nitekim Muhafazakar Parti’den UKIP’e geçen bir milletvekili olan Mark Reckless, Avro (Euro) bölgesinde yaşanan sorunlar, gelişen piyasaların başarıları ve ABD ekonomisinin AB’ye kıyasla göreceli olarak istikrarı dikkate alındığında, İngiltere’nin AB’den ayrılmasının daha doğru bir strateji olduğunu savunmaktadır.[8] Ancak AB’den özel ve avantajlı bir anlaşma yapılmadan çıkılması durumunda, İngiltere’nin kıta Avrupası’ndaki pazarı tamamen Fransa ve Almanya’ya kaybetmesi gibi bir risk gündeme gelecektir. Hatta AB’den çıkılması durumunda, ülkede 2008 ekonomik krizine benzer bir kriz yaşanacağını ve ekonominin yüzde 9,5 oranında küçüleceğini ileri süren bazı felaket senaryoları da bulunmaktadır.[9] Şu bir gerçektir ki, İngiltere halen dış ticaretinin yüzde 45’ini AB ülkelerine yapmaktadır.[10] Deutsche Welle’nin bir haberine göre ise bu yüzde 50’nin üzerindedir.[11] Bu pazarlara İngiliz firmaları ve mallarının ekstra vergiler ödeyerek girmesi ise, Brexit durumunda Birleşik Krallık için dezavantajlı olacaktır. Londra merkezli Center for European Reform (CER) isimli araştırma kuruluşunun bulgularına göre; İngiltere’deki doğrudan yabancı yatırım stokunun yüzde 50’si AB menşelidir ve İngiltere bankalarının euro bölgesindeki varlıkları, ABD’deki varlıklarından yüzde 70 daha fazladır.[12] Lakin, bu olumsuz bulgulara rağmen[13], İngiltere’nin zengin ama küçük Avrupa pazarı yerine, zaten bir ölçüde etkili olduğu Hindistan ve Çin gibi devasa pazarlara girebilmesi durumunda, bu kaybın etkileri hiç de fazla olmayabilir. Nitekim bir süre önce Birleşik Krallık, Çin Halk Cumhuriyeti’nin liderliğini yaptığı Asya Altyapı Yatırım Kalkınma Bankası’na üye olma kararı almıştır ve ABD’den gelen eleştirilere rağmen bu üyeliği gerçekleştirmiştir.[14] Ayrıca, AB bütçesine en çok katkı veren ülkelerden birinin İngiltere olduğu ve bu paranın artık ülkede kalacağı da düşünülürse, felaket senaryoları daha da geçersiz hale gelmektedir.[15] Eski Başbakanlardan Gordon Brown’ın AB’den ayrılmayı “Kuzey Kore” seçeneğine benzetmesi ise, son derece özgüvensiz ve abartılı bir yaklaşımdır. Nitekim AB’den çıkış halinde bile, AB ile özel bir anlaşma ile serbest ticaretin devam etmesi garanti altına alınabilir ve böylelikle olumsuz etkiler kolaylıkla atlatılabilir. Dahası, yeni pazarlara giriş anlamında da daha büyük bir serbesti elde edecek olan Birleşik Krallık, her iki açıdan da avantaj sağlamış olur. Aynı durum, Avrupa ülkelerine turizm için serbest geçiş anlamında da kolaylıkla düzenlenebilir. Tabii ki, bu noktada Birleşik Krallık’ın ABD-AB ekonomik bütünleşmesini öngören Transatlantik Yatırım ve İşbirliği Anlaşması ve ABD’nin Japonya ve diğer Uzak Asya ülkeleriyle ekonomik bütünleşmesini öngören Transpasifik Yatırım ve İşbirliği Anlaşması gibi yeni oluşan ekonomik havzalara da dahil olacak şekilde bir “çıkış” gerçekleştirmesi gerekmektedir. Ancak bunun için, böyle esnek düşünebilme yetisi ve müzakere becerisi gereklidir.

Birleşik Krallık’ın AB’den ayrılmak istemesinin üçüncü bir nedeni ise kültürel ve psikolojiktir. Daha önce bahsettiğim şekilde, AB içerisinde Almanya-Fransa ekseninin liderliği, İngilizleri psikolojik olarak yeterince mutlu etmemekte ve onların büyüklük duygusunu yeterince alevlendirmemektedir. Kültürel olarak da İngilizlerin “Avrupalı” gibi bir yapay üst kimlikten ziyade kendilerini “İngiliz”, “Britanyalı”, “Kraliçe’nin Çocukları” gibi birleştirici bir kimlikle ifade etmek istediği ortadadır. Ancak AB’den ayrılmanın bir olumsuz etkisi, adadaki kültürel çeşitlilik ve zenginliğin azalacak olması ve milliyetçi ve içe kapanmacı sağ akımların güçlenme ihtimalidir.[16] Ancak bu da, kanımca hatalı bir yaklaşımdır. İngiltere, zaten ağırlıkla eski koloni ülkelerinden gelen milyonlarca yabancı kökenli vatandaşa ve çalışana sahip olan bir ülkedir ve kendi içerisinde çoğulculuğa fazlasıyla sahiptir. Unutulmamalıdır ki; Britanyalı kimliğinin Avrupalı kimliğinden farklı olarak yeniden inşa edilmesi/güçlendirilmesi, sanılanın aksine Kuzey İrlanda, Galler ve özellikle İskoçya’daki alt kimlikleri ve ayrılıkçı akımları da zayıflatabilir. Buna ek olarak, AB’nin federal yapısı içerisinde giderek zayıflayan İngiliz devleti, böylelikle kendisini yeniden güçlü bir konuma getirebilir. Bu nedenle İngiltere için AB’den ayrılma seçeneği hiç de küçümsenecek bir ihtimal değildir.

Ancak bütün bu faktörlerin yanında, İngiltere’nin AB’den ayrılma kartını bazı politik gerekçelerle ve şu an için daha çok bir şantaj unsuru olarak kullandığı da bir gerçektir. Zira bu şekilde hem Başbakan Cameron iç politikada UKIP’in büyük bir çıkış gerçekleştirmesini engellemekte ve milliyetçi oyları partisinde konsolide etmekte, hem de AB ile olan müzakerelerde bazı imtiyazlar koparabilmeyi ummaktadır. Jean-Claude Juncker’in seçilmesi örneğinde sonuçsuz kalan bu şantajlar, ilerleyen dönemde daha etkili bir şekilde kullanılabilir. İngiltere’nin bu yaptığı ise kesinlikle ayıplanmamalıdır. Zira Güney Kıbrıs Rum Yönetimi ve Yunanistan gibi çok daha küçük ülkelerin bile Türkiye ile ilişkiler, Türkiye’nin AB üyeliği ve Kıbrıs Sorunu gibi konularda AB’yi rehin aldığı düşünülürse, Birleşik Krallık gibi güçlü bir devletin bu unsurları devreye sokması haklı ve yerindedir.

Son olarak, Birleşik Krallık’ın AB’den çıkışı giderek güçlenen bir ihtimal olmasına karşın, bu senaryonun gerçekleşmesi konusunda doğrudan etkili olabilecek bazı faktörler henüz netleşmiş değildir. Bu faktörler ise; bu konuya yön verme potansiyeli olan Amerika Birleşik Devletleri’nin tavrı (Cumhuriyetçi bir iktidarda bu yönde daha güçlü bir destek gelebilir), Almanya ve Fransa’nın AB’nin zayıflamaması adına İngiltere’ye sunabilecekleri bazı siyasi ve ekonomik imtiyazlar ve tabii ki son tahlilde İngiliz halkının referandum aşamasında vereceği yanıt olacaktır.

Yrd. Doç. Dr. Ozan ÖRMECİ


[1] Iqbal, Jawad (2015), “Does the UK remain a world power?”, BBC, Erişim Tarihi: 02.06.2015, Erişim Adresi: http://www.bbc.com/news/uk-32317703.
[2] Bu noktada, İkinci Körfez Savaşı öncesinde bu iki ülkede (Almanya ve Fransa) gelişen ABD’deki Cumhuriyetçi George W. Bush yönetimine karşıt ve Saddam Hüseyin yanlısı güçlü tavırlar akla gelebilir. Bu çizgiyi takip eden Gerhard Schröder ve Jacques Chirac, ilerleyen yıllarda siyaset sahnesinden tasfiye olmuşlardır.
[3] Tüysüzoğlu, Göktürk (2013), “İngiltere AB’den Kopuyor Mu?”, Uluslararası Politika Akademisi, Erişim Tarihi: 02.06.2015, Erişim Adresi: http://politikaakademisi.org/ingiltere-abden-kopuyor-mu/.
[4] Son yıllarda Birleşik Krallık, AB’nin ortak bir dış politika geliştirmesine engel olmak konusunda büyük gayret göstermiştir. Bakınız; Le Corre, Philippe (2015), “Questions about Britain’s international leadership”, Brookings, Erişim Tarihi: 02.06.2015, Erişim Adresi: http://www.brookings.edu/blogs/order-from-chaos/posts/2015/05/06-britain-leadership-questions-lecorre?cid=00900015020149101US0001-0507.
[5] Iqbal, Jawad (2015), “Does the UK remain a world power?”, BBC, Erişim Tarihi: 02.06.2015, Erişim Adresi: http://www.bbc.com/news/uk-32317703.
[6] Tüysüzoğlu, Göktürk (2013), “İngiltere AB’den Kopuyor Mu?”, Uluslararası Politika Akademisi, Erişim Tarihi: 02.06.2015, Erişim Adresi: http://politikaakademisi.org/ingiltere-abden-kopuyor-mu/.
[7] Örmeci, Ozan (2013), “David Cameron’ın Tehlikeli Oyunu”, Uluslararası Politika Akademisi, Erişim Tarihi: 02.06.2015, Erişim Adresi: http://politikaakademisi.org/david-cameronin-tehlikeli-oyunu/.   
[8] Preston, Alex (2015), “What would happen if Britain left the EU?”, The Guardian, Erişim Tarihi: 02.06.2015, Erişim Adresi: http://www.theguardian.com/politics/2015/apr/19/what-would-happen-if-britain-left-the-eu-consequences-of-exit.
[9] Preston, Alex (2015), “What would happen if Britain left the EU?”, The Guardian, Erişim Tarihi: 02.06.2015, Erişim Adresi: http://www.theguardian.com/politics/2015/apr/19/what-would-happen-if-britain-left-the-eu-consequences-of-exit.
[10] White, Michael & Elliott, Larry & Higgins, Charlotte (2014), “What if Britain left the EU?”, The Guardian, Erişim Tarihi: 02.06.2015, Erişim Adresi: http://www.theguardian.com/politics/2014/nov/04/what-if-britain-left-the-eu-europe-politics-economy-culture.
[11] “What would happen if Britain left the EU?”, Deutsche Welle, Erişim Tarihi: 02.06.2015, Erişim Adresi: http://www.dw.de/what-would-happen-if-britain-left-the-eu/av-17729903.
[12] Kutlay, Mustafa (2014), “Mustafa Kutlay: İngiltere AB’den Ayrılırsa Ne Olur?”, Uluslararası Politika Akademisi, Erişim Tarihi: 02.06.2015, Erişim Adresi: http://politikaakademisi.org/mustafa-kutlay-ingiltere-abden-ayrilirsa-ne-olur/.  
[14] “US anger at Britain joining Chinese-led investment bank AIIB”, The Guardian, Erişim Tarihi: 02.06.2015, Erişim Adresi: http://www.theguardian.com/us-news/2015/mar/13/white-house-pointedly-asks-uk-to-use-its-voice-as-part-of-chinese-led-bank.
[15] İngiltere’nin 2014-2020 döneminde AB bütçesine yapacağı net katkı GSYH’sinin yıllık yüzde 0,5’ine denk geliyor. Bakınız; Kutlay, Mustafa (2014), “Mustafa Kutlay: İngiltere AB’den Ayrılırsa Ne Olur?”, Uluslararası Politika Akademisi, Erişim Tarihi: 02.06.2015, Erişim Adresi: http://politikaakademisi.org/mustafa-kutlay-ingiltere-abden-ayrilirsa-ne-olur/.  
[16] White, Michael & Elliott, Larry & Higgins, Charlotte (2014), “What if Britain left the EU?”, The Guardian, Erişim Tarihi: 02.06.2015, Erişim Adresi: http://www.theguardian.com/politics/2014/nov/04/what-if-britain-left-the-eu-europe-politics-economy-culture.