5 Eylül 2010 Pazar

Nazım Hikmet Ran ve Kuvayi Milliye Destanı


-->
Nazım Hikmet Ran hiç kuşkusuz ki Türk edebiyatının en tartışmalı ve önemli isimlerinden biridir. Türk şiirine kazandırdığı bir çok yenilik ve özgünlük dışında Nazım Hikmet aynı zamanda dünya çapında ünlü bir sanatçı haline gelmiş ve siyasi görüşleri nedeniyle hayatı boyunca bir çok sıkıntıya katlanmıştır. Nazım’ı okumak ve anlamak için tabii ki siyasi görüşlerini bilmek gerekmektedir. İnançlı bir komünist ve coşkulu bir anti-emperyalist olan Nazım’ın şiirlerinden ideolojisinin izlerini bulmak zor değildir. İdeolojik tarafı bir yana dursun, Nazım Hikmet özgünlüğü, müthiş dizeleri ve tüm dünyanın övdüğü insanlığıyla ülkemize çok şey kazandırmış ve 2002 yılı UNESCO tarafından tüm dünyada “Nazım Hikmet yılı” olarak ilan edilmiştir. Bir çok sıkıntının kucağında, başarıya aç ülkemizin yetiştirdiği belki de en yetenekli evlatlardan biri olan Nazım, maalesef siyasi görüşleri nedeniyle uzun yıllar ülkemizde bir tabu olarak kabul edilmiş ve insanların onu okumamaları için devlet tarafından bir çok engel konmuştur. Ne mutludur ki artık Nazım Hikmet kitapları tüm kitapçılarda serbestçe satılabiliyor ve hatta ilkokul kitaplarına onun kahramanlık kokan vatansever şiirlerinin eklenmesi tartışılıyor. Bu araştırmamda Nazım Hikmet’in hayatını ve “Kuvayi Milliye Destanı” eserini incelemeye çalışacağım. Ancak önce Nazım Hikmet’in kısa bir biyografisine bakalım.

Nazım Hikmet Ran 20 Kasım 1901 tarihinde Selanik'te doğmuş (aile çevresinde 40 gün için bir yaş büyük görünmesin diye bu tarih 15 Ocak 1902 olarak anılmış, kendisi de bunu benimsemiştir), 3 Haziran 1963'te Moskova'da ölmüştür. İlköğrenimini İstanbul'da Göztepe Taşmektep, Mekteb-i Sultani (Galatasaray Lisesi), Nişantaşı Numune Mektebi'nde tamamlamış (1914), orta öğrenimi ise, Heybeliada Bahriye Mektebi’nde yapmıştır (1918). Nazım Hikmet Bahriye'yi bitirdikten sonra Hamidiye Kruvazörü'ne stajyer güverte subayı olarak verilmiş, bir gece nöbetinde üşütüp zatülcenp (akciğer iltihabı) olmuş (1919), sağlığını kazanamayınca askerlikten çürüğe çıkarılmıştır (1920). Askerlikten ayrıldıktan sonra, İstanbul'un işgaline çok üzülen Nâzım Hikmet Millî Mücadele'ye katılmak üzere Anadolu'ya geçmiş, Bolu Lisesi'nde kısa bir süre öğretmenlik yapmıştır (1921). Rus devrimiyle ilgilenen şair, bir süre sonra Batum'dan Moskova'ya gitmiş ve Doğu Emekçileri Komünist Üniversitesi'nde (KUTV) ekonomi ve toplumbilim okumuştur (1922-1924). Yurda dönüşünden sonra Aydınlık dergisine katılmış, burada çıkan şiirlerinden ötürü hakkında "gıyaben" mahkumiyet kararı verildiğini öğrenince yeniden Rusya'ya kaçmış, af çıkması üzerine Türkiye'ye dönmüş ve bir süre Hopa cezaevinde tutuklu kalmıştır (1928).

Nâzım Hikmet daha sonra İstanbul'a yerleşmiş, çeşitli gazete ve dergilerle film stüdyolarında (ilk akla gelen İhsan İpekçi’nin sahibi olduğu İpek Film’dir) çalışmış, ilk şiir kitaplarını çıkarmış ve oyunlarını yazmıştır (1928-1932). Bir ara yine tutuklanmış, Cumhuriyet'in 10. yılı dolayısıyla çıkarılan af yasası ile serbest bırakılmıştır. Akşam, Son Posta, Tan gazetelerinde Orhan Selim takma adıyla fıkra yazarlığı ve başyazarlık yapmıştır (1933). Kara Harp Okulu öğrencileri arasında propaganda yaptığı iddiasıyla yargılanmış, Harp Okulu Askeri Mahkemesi'nce 15 yıl, ardından Donanma içinde faaliyette bulunduğu iddiasıyla da Donanma Komutanlığı Askeri Mahkemesi'nce 20 yıl olmak üzere toplam 35 yıl hapis cezasına çarptırılmış, cezası Türk Ceza Kanunu'nun 68 ve 77 maddeleri uyarınca 28 yıl dört aya indirilmiştir (1938). Demokrat Parti'nin iktidara gelmesinden sonra çıkarılan af yasası (1950) kapsamına alınması için açılan büyük bir kampanyanın ardından, hukukçular yasal yollara başvurmuş, bu arada Nâzım Hikmet de hapishanede açlık grevine başlamıştır. Sonunda Nâzım Hikmet'in geri kalan cezası affedilmiş ve şair 13 yıl hapislikten sonra hürriyete kavuşmuştur. Serbest bırakıldıktan sonra iş bulamayan, kitap çıkaramayan şair için bu kez askerlik kararı alınmış, 50 yaşında ve hasta olan Nâzım Hikmet çok zor durumda kalmıştır. Öldürülmekten korkan şair, kız kardeşinin kocası Refik Erduran'ın yardımıyla bir motorla Karadeniz'de seyreden Romanya bandıralı bir gemiye binerek Türkiye'den ayrılmıştır. Bundan sonraki hayatı baskı altında ve zorunlu Sovyet propagandası yapmakla geçmiştir. Nâzım Hikmet, 3 Haziran 1963 tarihinde Moskova'da ölmüştür.

Nâzım Hikmet, hece vezniyle yazdığı ilk şiirlerini Yeni Mecmua, İnci, Ümit ve Celal Sahir (Erozan)'ın çıkardığı Birinci Kitap, İkinci Kitap vb. dergilerinde yayımlamıştır. "Bir Dakika" adlı şiiriyle Alemdar gazetesinin açtığı yarışmada birincilik kazanmıştır (1920). Daha sonra Aydınlık, Resimli Ay, Hareket, Resimli Herşey, Her Ay gibi dergilerde yazan Nâzım Hikmet cezaevine girdikten sonra yıllarca yayın yapamamıştır. Ancak, 1940'lı yıllarda, Yeni Edebiyat, Ses, Gün, Yürüyüş, Yığın, Baştan, Barış gibi toplumcu dergilerde İbrahim Sabri, Mazhar Lütfi takma adlarıyla ya da imzasız olarak bazı şiirleri çıkmıştır. İncelemesini yapacağım Kuvayi Milliye Destanı İzmir'de Havadis gazetesinde tefrika edilmiştir (1949). Destanı Yön dergisi yayınlayarak (1965) Nâzım Hikmet'i yeniden okurlara ulaştırmıştır.

Onlar ki toprakta karınca, suda balık, havada kuş kadar çokturlar; korkak, cesur, cahil, hakim ve çocukturlar ve kahreden yaratan ki onlardır, destanımızda yalnız onların maceraları vardır” dizeleriyle başlayan Kuvayi Milliye Destanı, Nazım Hikmet’in her çevreden büyük ilgi görmüş en önemli eseridir. Nazım bu eserinde Kurtuluş Savaşı ve Milli Mücadele’yi güzel Türkçe’si ve inanılmaz benzetmeleriyle destanlaştırmış ve ölen yüz binlerce Anadolu insanının anısına bir Anadolu kahramanlık hikayesi yaratmıştır. Doğrusunu söylemek gerekirse Nazım zaten var olan bu kahramanlık hikayesini kağıda dökmüş ve Türk insanı için unutulmayacak ölümsüz bir eser yaratmıştır. Nazım Hikmet’in hece vezninden iyi uzaklaşarak, Mayakovski etkisiyle kendine özgü serbest ve toplumsal ses yakalamaya başladığı dönemde yazılan Kuvayi Milliye Destanı, Türk edebiyat tarihinin klasiklerinden biri olarak kabul edilmektedir. Nazım bu kitabı giriş bölümü ve 8 bap (bölüm) halinde toplam 9 bölüm olarak yazmıştır.

Kitapta Kara Yılan, Arhaveli İsmail, Kambur Kerim gibi Nazım Hikmet’in Anadolu insanı ve kültüründen etkilenerek oluşturduğu bir çok karakter bulunmaktadır. Adapazarlı Kambur Kerim Kurtuluş Savaşında gazi olmuş bir Anadolu genciydi. Nazım’ın dizelerinde Kerim’in hikayesi okuyucuyu duygulandırıyordu.

Adapazarlıydı Kambur Kerim

335'te Kerim Eskişehir'e gitti,
Mektebe, teyzelerine ve dayısına
Dayısı şimendiferde makinistti.
Düşman elindeydi Eskişehir.
Kerim 14 yaşındaydı,
Kamburu yoktu.
Dümdüz, fidan gibi
ve dünyaya meraklı bir çocuktu…
Usta, ovdu Kerim’i bayıltıncaya kadar.
Sonra, zifte koydu bu kırılmış dal gibi çocuk gövdesini.
Yirmi gün geçti aradan.
Ve sonra bir ikindi vakti ziftin içinden
Kerim’i kambur çıkardılar.

Arhaveli İsmail ve daha bir çokları Kambur Kerim gibi Nazım’ın yarattığı, Anadolu insanından izler taşıyan karakterlerdi. Nazım toplumcu ve vatansever görüşleriyle zamanında kendisine komünist olduğu için büyük sıkıntılar yaşatmış Anadolu halkı ve Türk Devleti’ne armağan ediyordu bu destanı. Bu sizin eseriniz diyordu. “Ateşi ve ihaneti gördük” derken emperyalist devletlerin çirkin yüzünü vurguluyordu. Emperyalizme meydan okuyan Anadolu halkı geç de olsa uyanmış ve korktuğu için kaçtığını değil, kaçtığı için korktuğunu anlamıştı. Aynı İzmirli Ali Onbaşı gibi...

Ve İzmirli Ali Onbaşı biliyordu ki;
Tavşan korktuğu için kaçmaz
Kaçtığı için korkar.

Türk köylüsü için “Topraktan öğrenip kitapsız bilendir” diyor, onları övüyordu Nazım. “Ayın altından kağnılar gidiyordu, kağnılar gidiyordu, Akşehir üstünden Afyon’a doğru” gibi coşkulu ve güçlü dizelerdi bu destanı Türk edebiyatının en önemli eserlerinden biri haline getiren. Destanın son bölümlerinde şöyle yazıyordu Nazım;

Dörtnala gelip Uzak Asya'dan
Akdeniz'e bir kısrak başı gibi uzanan
bu memleket bizim.

Bilekler kan içinde, dişler kenetli, ayaklar çıplak
ve ipek bir halıya benzeyen toprak,
bu cehennem, bu cennet bizim.

Kapansın el kapıları, bir daha açılmasın,
yok edin insanın insana kulluğunu,
bu dâvet bizim...

Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür
ve bir orman gibi kardeşçesine,
bu hasret bizim...


KAYNAKÇA

- Hikmet, Nazım, “Kuvayi Milliye”, 2002, İstanbul: Yapı Kredi Yayınları



Ozan Örmeci

Hiç yorum yok: