28 Haziran 2017 Çarşamba

Prof. Dr. Ümit Özdağ’dan ‘İstihbarat Teorisi’


1961 Tokyo doğumlu ünlü Siyaset Bilimci, stratejist, yazar ve siyasetçi Prof. Dr. Ümit Özdağ[1], 27 Mayıs İhtilali’nin kudretli albayı ve Milliyetçi Hareket Partisi’nin kurucu lideri ve Bağbuğ’u olan Alparslan Türkeş’in yakın arkadaşı ve 27 Mayıs harekâtına katılan bir kurmay yüzbaşı olan Muzaffer Özdağ’ın oğludur. Zaten Özdağ’ın Tokyo’da doğmasının sebebi de, babasının 27 Mayıs sonrası Türkeş’le beraber iktidarda kalma yanlısı olan 14’lerden biri olarak Tokyo’ya hükümet müşaviri olarak sürgüne gönderilmesinden kaynaklanmaktadır. Münih Üniversitesi ve Gazi Üniversitesi’nden mezun olduktan sonra uzun yıllar Gazi Üniversitesi’nde öğretim üyesi olarak görev yapan Özdağ, aynı zamanda Milliyetçi Hareket Partisi ve ülkücü çevrede siyasal faaliyet göstermekte ve 21. Yüzyıl Türkiye Enstitüsü[2] adlı önemli bir stratejik düşünce kuruluşunun Başkanlığını yapmaktadır. Özdağ, 2015 yılında yapılan seçimlerde Gaziantep ilinden Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) adına milletvekili seçilmiş ve Devlet Bahçeli’nin Genel Başkan Yardımcısı olmuş, ama muhalif görüşleri nedeniyle daha sonra partisinden ihraç edilmiş ve halen bağımsız milletvekili olarak hizmet etmeye devam etmektedir. Bu yazıda, Prof. Dr. Ümit Özdağ’ın bu alanda Türkiye’de yazılmış ilk ve tek ciddi eser olarak gösterilen İstihbarat Teorisi adlı kitabından[3] bazı bölümler özetlenecektir. Oldukça kapsamlı olan kitabın “İstihbarat Nedir”, “İstihbaratın Temel İlkeleri” ve “İstihbarat Toplama Teknikleri” gibi birkaç bölümü üzerinde duracak ve doğası gereği profesyonel ve daha ziyade milliyetçi çevrelerin ilgilendiği istihbarat alanına sivil biri olarak farklı bir gözle bakmaya çalışacağım.

İstihbarat Teorisi

Prof. Dr. Ümit Özdağ’ın İstihbarat Teorisi adlı kitabının birinci bölümü, istihbaratın ne olduğu, istihbaratın temel ilkeleri ve tarihçesine ayrılmıştır. Özdağ’a göre; istihbarat denince insanların aklına film ve romanların etkisiyle daha çok suikastlar, entrikalar ve silahlar gelmesine karşın, aslında bu operasyonlar ve imgeler istihbarat dünyasının çok küçük bir parçasını oluşturmaktadır. İstihbarat kelimesi, etimolojik açıdan Arapça “istihbar” yani “haber” ve “bilgi alma” kelimesinin çoğuludur. İngilizcede ise, istihbarat kelimesinin karşılığı olan kelime “intelligence” yani “akıl” ve “zekâ”dır (Özdağ, s. 17). Bu terminoloji farkı, aslında Batı ve Doğu dünyasındaki vizyonları göstermesi açısından da manidardır. Dünya sistemini yönlendirmek, dünya liderliğini elinde tutmak isteyen Batı dünyası için istihbarat bir akıl ve zekâ işi, Doğu-Arap dünyası için ise yalnızca haber ve bilgi almadır. Mehmet Atay’a atıfta bulunan Özdağ, istihbaratı, “yabancı bir hükümetin veya siyasi partinin yıkılması, yabancı devlet adamları veya hedeflerinin ziyana uğratılması, kişi veya ajanlarının kaçırılması veya öldürülmesinden ayrı olarak bir ülkenin rakiplerinden daha fazla avantaj sağlamasını veya en azından yaşamaya devam etmesini sağlayan bilginin toplanması” olarak tanımlamaktadır (Özdağ, s. 27). Bir diğer deyişle, istihbarat, “örtülü operasyon diye de tanımlanan operatif faaliyetlerden ziyade bilginin toplanması ve analizi”dir. Hatta bazı istihbaratçılara göre, örtülü operasyonlar istihbarattan ziyade politika yapım sürecinin bir parçasıdır ve istihbarat salt bilgi toplanması ve bu bilginin analiz edilmesi üzerine kuruludur. Özdağ’a göre ise, istihbaratın tek ve yalın bir tanımını yapmak kolay değildir. İstihbarat bir süreçtir ve birçok bileşenden oluşmaktadır. Bu sebeple, istihbaratı, malumatın toplanması, karşılaştırılması, değerlendirilmesi, analizi, birleştirilmesi ve yorumlanması süreçlerinin hepsinden oluşan bir çark olarak görmek gerekir (Özdağ, s. 28). Muazzez Şenel ve Turhan Şenel’e göre ise, istihbarat, “hasım veya hasım olması muhtemel devletlerin niyetleri, planları ve bu planları gerçekleştirme kapasiteleri hakkında her şekilde haber toplamak veya bilgi sahibi olmaktır” (Özdağ, s. 28). Özetle, istihbarat; ulaşılabilen bütün açık, yarı açık veya gizli kaynaklardan her türlü aracın kullanılması sonucunda elde edilen her türlü veri, malumat ve bilginin ulusal genel veya ulusal özel plandaki politikaların gerçekleştirilmesi ve ulusal politikalara zarar verilmesinin engellenmesi amacı ile toplandıktan sonra önemine ve doğruluğuna göre sınıflandırılması, karşılaştırılması ve analiz edilerek değerlendirilmesi süreci sonucunda ulaşılan bilgi”dir (Özdağ, s. 30).

Yukarıda verilen tanımlardan hareketle yola çıkarak, istihbaratın temel amacının;
a-) Mevcut ve potansiyel rakiplerin kısa ve uzun vadeli niyetlerinin,
b-) Kısa ve uzun vadeli niyetlerini gerçekleştirmek için ne tedbirler aldıklarının,
c-) Bu tedbirleri uygulama güç/yeteneklerinin olup olmadığının tespiti ile yeteneklerin kabul ihtimal derecesinin ne olduğunun belirlenmesi olduğu söylenebilir (Özdağ, s. 30).

Bütün bunlardan hareketle, istihbaratın sağladığı faydalar açısındansa dört temel özellik ortaya çıkar:
a-) Strateji bir baskın/sürpriz ile karşı karşıya kalınmasının engellenmesi.
b-) Uzun vadeli bir perspektif ve öngörü sağlanması.
c-) Politika oluşturma sürecinde yardımcı olunması.
d-) Bir devletin bilgilerini, ihtiyaçlarını ve yöntemlerini gizlemesidir (Özdağ, s. 31).

İstihbaratın temel ilkelerini sıralamak gerekirse ise, şunları belirtmek gerekir (Özdağ, ss. 34-40):
1-) Sürat ilkesi: İstihbarat siyaset hazırlamanın temel amacı olduğu için, mümkün olduğunca süratli olmalıdır. Sürat göreceli bir kavram olduğu için, burada süratten kasıt, doğru kararları alabilmek için yeterli bilgi akışının zamanında sağlanmış olmasıdır.
2-) Kesinlik ilkesi: İstihbaratın mümkün olduğunca kesin olması lazımdır ki, politikacılar kararsız kalmadan görüş oluşturabilsinler. Bir istihbarat raporunun kesin olması, şu gelişme muhakkak olacaktır” demesi anlamına gelmez. Ancak raporda farklı olasılıklar net bir şekilde ifade edilmeli ve sürprizlere yer bırakılmamalıdır.
3-) Doğruluk ilkesi: İstihbarat, muhakkak doğru olmalıdır. Doğru olmayan istihbarat, yanlış bilgilerin üretilmesi ve yanlış kararların alınması sonucunda milli felaketlere yol açabilir. Bir anlamda, yanlış istihbarat, hiç istihbarat olmamasından bile daha kötü ve risklidir.
4-) Maksada uygunluk: Özetle, istihbarat, tam, doğru, maksada uygun ve zamanında olursa faydalı olur. İstihbarat toplanırken kaynak israfından da uzak durulması gerekir.
5-) Esneklik: İstihbarat sonuçları olayların değişmesi veya yeni verilerin gelmesi ile değişebilecek esneklikte olmalıdır. İstihbarat dogmalara değil, olayların gelişmesini izleyen yaratıcı bir zekâ ve tekniklere dayanmalı, istihbaratçı değişen veriler sonucunda istihbaratını değiştirebilmelidir.
6-) Yaratıcılık ve Hayalgücü: İstihbarat, yaratıcı zekâ ve hayalgücü gerektirir: Bilmeden karar verilmez; ancak istihbaratta bilgi kadar hayalgücü de gereklidir. Çünkü istihbaratçı, çok büyük ölçüde eksik bilgi ile karar vermek zorunda olan insandır. İstihbaratçının önünde, bütün parçaları olmayan ve muhtemelen hiçbir zaman olmayacak olan bir bilmece (puzzle) vardır. İstihbaratçı, bu eksik parçaları hayal gücü ve zekâsıyla tamamlamaya çalışmalıdır.
7-) Şüphecilik: İstihbaratta herşey göründüğü gibi olsaydı, istihbarata ihtiyaç da olmazdı. Marksizm'in kurucusu ünlü Alman düşünür Karl Marks, “Herşey göründüğü gibi olsaydı, bilime ihtiyaç olmazdı” demektedir. Bu yaklaşım, istihbarat düşünce ve uygulaması açısından da geçerlidir. İstihbaratçı, mutlaka şüpheci olmalı ve elindeki verileri ve olayları yaratıcı bir şüphe ile incelemelidir.
8-) Geniş kapsam: İstihbarat, sadece aktüel tehditlerle ve fırsatlarla ilgili bilgi toplamakla yetinmemelidir. İstihbarat sadece günlük politika veya fırsat ve menfaatlerle ilgili istihbarat çalışması yapmakla yetinmemeli, siyasal karar alıcıların kısa ve orta vadede talep etmeyeceği bilgileri de istihbarat çalışması kapsamına almalıdır. Çünkü ancak bu tür bir çalışma ile istihbarat servisleri bilgi gerektiği zaman tepki verebilir.
9-) Profesyonellik: İstihbarat, bir başka şeyin yerine konamayacağı profesyonel bir süreçtir. İstihbaratın sağladığı bilgiyi, Silahlı Kuvvetler, üniversite, medya ve Dış İşleri gibi kuruluşların üretmesi mümkün değildir. Bu anılan meslek grupları da istihbaratın üretimine/analizine katkıda bulunabilirler. Ancak milli düzeyde istihbarat, ancak bu iş için örgütlenmiş, bu iş için eğitilmiş kadrolar ve bu kadroları istihdam eden bir teşkilat tarafından gerçekleştirilebilir.
10-) Siyasi Objektiflik: İstihbarat, politik objektiflik ilkesinden ayrılmamalıdır. Başarılı bir istihbarat süreci için, istihbaratçı dürüstlük, yani analitik yargılarında profesyonel bir duruş sergilemelidir. İstihbaratçı, politikacı veya karar alıcı değildir. Görevini dürüstlükle yapması, mümkün olduğunca objektif olmasına ve analizlerini dar bir ideolojik zemine sıkıştırmamasına bağlıdır.
11-) Adanmışlık: İstihbarat, adanmışlık gerektirir. İstihbaratçı, adanmış bir kişilik yapısına sahip olmalıdır. İstihbaratçı, kendisini ülkesine, kurumuna ve ülkesinin milli hedeflerine adamalıdır.
12-) Yenilikçilik: İstihbarat sürekli bir yenilikçilik gerektirir. İstihbaratçı, yenilikçi olmalıdır. Sürekli daha yetkin istihbarat teknikleri peşinde koşmalıdır. Kendisini üzerinde çalıştığı konu hakkında yetiştirmeye çalışmalıdır.
13-) Ekip kurmak: İstihbarat tek adam işi değil, iyi ekip işidir. İyi istihbaratın ancak bir ekip çalışması sonucu gerçekleştirilebileceği göz önünde tutulmalıdır.
14-) Örgütlülük: İstihbarat, bir örgüt işidir. İstihbarat, ancak bir örgüt çerçevesinde kaynakları, görev dağılımı ve yetkinlikleri belirlenmiş kadrolar tarafından yapılır.
15-) Millicilik: İstihbarat, milli bir felsefeye dayanan faaliyettir. İstihbarat, bir devletin ve milletin, milli menfaatlerini en yüksek derecede gerçekleştirmesi, millete yönelik her türlü tehdidin bertaraf edilmesi, milletin önündeki fırsatları görebilmesi için yapılır ve milli bir felsefeye dayanır.

İstihbarat toplama teknikleri ise şöyle sıralanabilir:
A-) İnsani istihbarat (Human Intelligence-Humint) veya casusluk: İnsani istihbarat, insan unsurunu kullanarak ve yabancı karar alma sistemine sızma yöntemiyle yabancı sistemin güç ve zayıflıkları, amaç ve niyetleri konusunda bilgi toplamaktır (Özdağ, s. 129). İnsani istihbarat hem açık, hem kapalı/gizli bilgi toplamayı kapsamaktadır. Açık insani istihbarat, diplomatların ve diğer devlet görevlilerinin yabancı ülkelerde yaptıkları çalışmalardır. Kapalı/gizli insani istihbarat ise, casusluk faaliyetlerini gerektirir. İnsani istihbarat ile toplanan bilgi, teknik istihbarat ile toplanan bilgiden daha az olsa da, genellikle daha önemlidir. İnsani istihbaratın birçok zorluğu vardır. Bunlar potansiyel ajanların tespiti, devşirilmesi, güvenilirliklerinin denetlenmesi gibi süreçler nedeniyle zaman alır. Dahası, ajanların sıklıkla çift taraflı çalışması gibi durumlar nedeniyle risklidir. Ancak yine de vazgeçilmez bir yöntemdir.
B-) Telepati istihbaratı: Paranormal yollarla elde edildiği düşünülen istihbarat çeşididir. Özellikle Sovyetler Birliği’nin zamanında uyguladığı parapsikolojik istihbarata karşılık olarak başta ABD olmak üzere diğer ülkelerde de bu alana yatırım yapılmış ve bazı ilerlemeler kaydedilmiştir. Sonradan ABD Başkanı olacak George Bush,1976’da CIA Direktörüyken bu alanda çalışmalara hız vermiştir (Özdağ, s. 133). Ancak son yıllarda bu alana verilen önem azalmaktadır.
C-) Teknik istihbarat: Teknik istihbarat, bir dizi teknik yöntemin kullanılarak istihbarat toplanmasıdır. Teknik istihbarat, 19. yüzyılın üçüncü çeyreğinde telefonların dinlenmesini içeren sinyal istihbaratı ile başlamış, 1960’ların başında ilk casus uyduların yörüngeye oturmasına değin geçen takriben 100 yıllık sürede hızla ilerlemiştir. Teknik istihbarat, kendi içerisinde sinyal istihbarat (ülkelerin birbirlerinin telgraf haberleşmelerini takip etmesi, telefonlarını dinlemesi), fotoğraf istihbaratı (uçaklara takılı gelişmiş fotoğraf makineleri ile rakip ülkelerin önemli tesislerinin, ordu kapasitelerinin gözetlenmesi), uydu istihbaratı (uydu yolu ile ülkelerin her an gözetim altında tutulması), nükleer istihbarat (gama ışınları tespiti ile nükleer tesislerin ve füzelerin tespiti), radar istihbaratı (özellikle Soğuk Savaş döneminde kullanılan ufuk ötesini izlemeye yönelik erken uyarı sistemi), akustik istihbarat (deniz altı hareketleriyle ilgili bilgi toplama faaliyetleri), elektronik istihbarat (elektromanyetik yayınların dinlenilmesi, kaydedilmesi, değerlendirilmesi ve yorumlanması) ve tıbbi istihbarat (yabancı tıp, biyoloji ve çevre bilimi kaynaklarından rakip ordular ve savaş alanı ilgili toplanan bilgiler) olarak farklı dallara ayrılır. Teknik istihbarat, pahalı ve her zaman güvenilir bilgi elde edemeyen bir istihbarat türüdür. Ancak gelişmiş ülkelerin daha az gelişmiş ülkeler karşısında da en güçlü taraflarıdır.

Prof. Dr. Ümit Özdağ’ın bu kitabı, istihbarat teorisi alanında kendilerini ilerletmek isteyen öğrenci ve akademisyenler için iyi bir başlangıç kitabıdır. Ancak günümüzde artan küreselleşme ve yaygınlaşan internet ve sosyal medya nedeniyle, kitabın ağırlıkla üzerinde durduğu eski tip istihbaratın yerine yeni istihbarat tiplerine daha çok odaklanmak gerekir.

Yrd. Doç. Dr. Ozan ÖRMECİ


[2] Web sitesi - http://www.21yyte.org/.

20 Haziran 2017 Salı

La Marche pour la Justice de Monsieur Kemal Kılıçdaroğlu


Le plus grand parti d’opposition de la Turquie, le CHP (Parti Républicain du Peuple) est toujours critiqué pour être trop rigide concernant le laïcisme et élitiste concernant l’attitude vers le peuple. Toutefois, le leader du parti Monsieur Kemal Kılıçdaroğlu (69) est un homme modeste qui veut rompre les préjugés et rapprocher son parti aux segments pieux de l’Anatolie. Kılıçdaroğlu est un politicien Alawite (Alevi) et il a réussi d’augmenter les suffrages de son parti à 25-26 % d’environ 20-21 %. Mais dans les années dernières, le progrès de CHP a cessé et les critiques contre Monsieur Kılıçdaroğlu ont augmenté. Maintenant, pour protester le système judiciaire en Turquie, un système assez cruel qui a emprisonné un député de CHP, Monsieur Enis Berberoğlu (l’ancien rédacteur en chef du journal Hürriyet  et un journaliste connu en Turquie) pour renseigner les journalistes au sujet d’un livraison secret d’arme organisé par l’Organisation National de Renseignement (MİT), Kılıçdaroğlu a fait commencer une grande marche pour la justice à partir d’Ankara à Istanbul. L’arrestation de Berberoğlu est un moment important pour la Turquie car c’est la première fois qu’un membre de parti d’opposition est emprisonné dans la rafle des mois dernières.

La décision contre Monsieur Berberoğlu est assez controversée. Berberoğlu est accusé de dévoiler les secrets de l’Etat turc avec les journalistes Can Dündar et Erdem Gül. Dündar et Gül ont fait une nouvelle sensationnelle dans le quotidien Cumhuriyet concernant un livraison secret d’arme organisé par l’Organisation National de Renseignement (MİT) aux groups révolutionnaires en Syrie. Le gouvernement de l’AKP (Parti de la Justice et du Développement) est choqué d’après cette nouvelle; ils ont premièrement dit que le livraison était une aide humanitaire, plus tard ils disaient que c’était pour aider les groups turkmènes en Syrie. L’opposition marginale en Turquie et les pays adversaires de la Turquie ont utilisé cette nouvelle comme un preuve du support de la Turquie aux groupes terroristes en Syrie comme l’Etat Islamique. Monsieur Tuğrul Türkeş (maintenant il est un ministre dans le cabinet) a même dit que le livraison n’était pas pour les turkmènes. Ce n’est pas un secret que la Turquie -comme les pays de Gulf, les Etats-Unis et quelques pays de l’Europe- a aidé les groupes révolutionnaires dans la guerre civile en Syrie. Mais accuser la Turquie d’aider à l’Etat Islamique sans évidence serait une erreur. En plus, la Turquie est un pays trop important pour la crise syrienne car ce pays accueille 3 millions de réfugies syriennes. Dündar aussi n’a jamais écrit que le livraison était pour l’Etat Islamique; il a seulement mis en évidence qu’un livraison secret d’arme de l’Etat turc. Quand même, Berberoğlu (l’informant de Dündar) et les journalistes Can Dündar et Erdem Gül ont condamné à la peine de prison à cause de cette nouvelle par système judiciaire en Turquie. 

Monsieur Kılıçdaroğlu est le leader du parti de Mustafa Kemal Atatürk et il ne veut pas démolir ou dégrader l’Etat turc. Kılıçdaroğlu n’a jamais accusé Monsieur Erdoğan d'aider à l’Etat Islamique mais il a toujours critiqué la politique étrangère de la Turquie concernant le Moyen-Orient. On peut même dire que Monsieur Kılıçdaroğlu n’était pas très content de voir l’Etat turc resté dans une position difficile contre la régime brutale de Bachar al Assad. Mais Kılıçdaroğlu est différent d’Erdoğan strictement concernant la liberté de la presse et la liberté de pensée. Il pense que les journalistes ont le droit de faire des nouvelles comme ils ne sont pas des bureaucrates de l’Etat. Alors il défend les droits des journalistes and pense que cette infiltration était l’erreur de MİT, non pas l’erreur des journalistes comme Can Dündar et Erdem Gül où les politiciennes comme Enis Berberoğlu. C’est pourquoi, Kılıçdaroğlu a commencé une marche pour la justice. Cette nouvelle stratégie peut aider l’opposition turc de changer l’atmosphère politique pessimiste de la Turquie dominée par l’islam politique dans les années dernières.

Le surnom de Monsieur Kemal Kılıçdaroğlu est « Gandhi Kemal » comme il ressemble un peu au leader spirituel et politique légendaire de l’Inde. Cette marche aussi ressemble à la longue marche de Mao Zedong en Chine et fait penser au nom du nouveau parti du Président de la République de la France Monsieur Emmanuel Macron (La République en Marche-LREM). Monsieur Kılıçdaroğlu doit changer le pessimisme et la paresse de ses membres et supporteurs qui ne croient pas que leur parti peut vaincre contre l’AKP dans une élection. Alors, cette stratégie peut être utile. Mais Kılıçdaroğlu a aussi aidé l’AKP pour le relevage des immunités des députés avant quelques mois et il a provoqué l’arrestation des députés kurdes incluant le leader de parti pro-kurde, le HDP (Parti Démocratiques des Peuples), Monsieur Selahattin Demirtaş. Alors, les kurdes et les socialistes peuvent également décider de ne pas supporter Monsieur Kılıçdaroğlu. En outre, Monsieur Kılıçdaroğlu doit continuer à sa marche car sa présidence peut être aussi controversée dans les mois prochaines comme le CHP ne peut pas convaincre les électeurs turcs et ne donne pas l’impression d’un parti qui peut gouverner la Turquie.   

La politique intérieure de la Turquie est devenu comme un film ennuyeux comme le vainqueur est toujours le même (Monsieur le Président Recep Tayyip Erdoğan et son parti l’AKP) et la Turquie a besoin d’une opposition forte. Finalement, on va voir les résultats de la marche pour la justice de Monsieur Kılıçdaroğlu dans les mois prochaines.

Dr. Ozan ÖRMECİ

17 Haziran 2017 Cumartesi

RPP Leader Kemal Kılıçdaroğlu's 'Justice March'


Introduction
Turkey’s pro-secular, pro-European and social democratic main opposition party, Republican People’s Party (RPP - Cumhuriyet Halk Partisi in Turkish) is often criticized for being too harsh on secularism as well as acting in an elitist manner against the pious masses. However, the party’s leader Kemal Kılıçdaroğlu (69) is a man of the people, a humble leader who wants to bring his party closer to the masses and empatize with ordinary people. Coming from an Alawite (Alevi) family, Kılıçdaroğlu successfully increased his party’s votes from 20 % to 25 %, but seems to fail in recent years in reaching higher votes. Kılıçdaroğlu, few days ago, upon the arrestation of his party member and deputy Enis Berberoğlu  (former editor-in-chief of the Hürriyet newspaper and a well-known journalist in Turkey), decided to start a 15 days of “justice march”, a long walk from Ankara to Istanbul in order to show his reaction to increasing authoritarian practices of the Erdoğan government.[1] This is a the first time in Turkish political history that a main opposition party’s deputy has been arrested in an ongoing crackdown.[2] Thus, it is a dangerous and historic event that should be analyzed. So, in this short analysis, I will analyze the advantages and risks of RPP leader's new strategy.

‘MIT Trucks’ Case and Berbeoğlu Crisis
Let us start with the pre-crisis period. The reason of the crisis is the 25 years imprisonment decision of a first-degree Turkish court for RPP deputy Enis Berberoğlu.[3] Berberoğlu is a prominent liberal journalist in Turkey having a large network of international journalists. The reason for his imprisonment is leaking classified materials to the press. Openly speaking, Berbeoğlu was arrested because there was strong evidence against him about informing famous Turkish journalist and author Can Dündar about a secret weapons delivery organized by Turkey’s National Intelligence Agency  (MİT) to Syria, a case known as the “MIT trucks” in Turkey.[4] Turkish government showed mixed reactions against the crisis that emerged after Dündar’s news in pro-secular Cumhuriyet newspaper; they first denied the accusations, later said it was a humanitarian mission to Syria and finally claimed that the weapons were sent to Turkmen militia in Syria.[5] Current Deputy Prime Minister Mr. Tuğrul Türkeş (son of former MHP-NAP leader Alparslan Türkeş), was then boldly claiming that the weapon delivery was not made for Turkmens[6], but now he seems quiet and obedient against Erdoğan. It is quite clear that some members of the opposition in Turkey and some countries that are rival to Turkey are trying to use this scandal as an evidence for their false claims about Turkey’s support to ISIS. It is no secret that Turkey has politically supported some moderate (Free Syrian Army-Özgür Suriye Ordusu) and radical Sunni rebel groups (Al Nusra Front) during the Syrian civil war (especially in the early phases of the war) similar to many Gulf and European countries as well as UK and USA against the mass killings and chemical attacks of the brutal Assad regime. It is well-known that Turkey even helped Gulf countries to send arms to Syrian opposition. Now, it seems like Turkey also actively engaged in weapon delivery to Sunni opposition in Syria. However, Turkey has never openly or secretly supported or engaged in trade relations with ISIS. American intelligence (CIA) also previously apologized from Turkish government for such allegations.[7] Moreover, not a single piece of evidence against Turkey has provided so far for such accusations. Thus, Turkish government should not be accused of supporting ISIS unless strong evidence is provided. Of course, Turkey’s foreign policy towards Syria (especially Davutoğlu period) could and should be criticized. However, while doing this, everyone should remember that Turkey hosts more than 3 million Syrian refugees (most of them Arabs) and this humanitarian stance has terribly affected Turkish economy in recent years. In other words, both sides of the coin should be looked at in judging Turkey’s Syria policy.

Kılıçdaroğlu’s ‘Justice March’ Strategy
Kemal Kılıçdaroğlu, as a responsible Turkish statesman, in fact has never accused JDP (Justice and Development Party-AKP) government of supporting ISIS. In that sense, one might even claim that he is not very happy about Can Dündar’s news that put Turkey into a difficult position in international politics. But Kılıçdaroğlu is different from Erdoğan in a major way; he believes in the freedom of press and the freedom of opinion. Similar to Emile Zola’s libertarian approach in the unforgettable "J’accuse" article, he thinks that the freedom of opinion should be defended against opposing views and voices as well. Erdoğan on the other hand always forgets the value of liberty; it is quite strange that he survived a coup attempt last year thanks to social media which he wanted to restrict and ban previously.

RPP leader Kemal Kılıçdaroğlu’s nickname is "Gandhi Kemal", a reference to India’s legendary political and spiritual leader because of their similar physical appearance. Now, it seems like Kılıçdaroğlu is not only physically, but also politically (strategically) similar to Mahatma Gandhi since his method of long and peaceful protest walk is reminding Gandhi’s "salt march" strategy against British colonialism.[8] Gandhi’s "satyagraha" method was quite succesful against the British colonialism with its peaceful 'passive disobedience' (also called as 'civil disobedience') protest strategy that attracted Indian people’s attention and united them against British forces. But whether Kılıçdaroğlu will achieve the same as Gandhi did is still very dubious. Kılıçdaroğlu’s aim here is simple: to attract Turkish people and the world’s attention to injustices taking place in Turkey and alarming them about increasing authoritarian methods of the Turkish President Recep Tayyip Erdoğan. Kılıçdaroğlu’s protest walk for justice is also reminding Mao Zedong’s 'long march', an epic walk of patriotic communists that later made the revolution possible in China. In any case, Kılıçdaroğlu achieved to create a new positive atmosphere for the opposition in Turkey and achieved to get rid of the idleness and pessimism. So, his strategy was good in that sense.

Disadvantages
However, Kılıçdaroğlu has some disadvantages as well. First of all, Turkish people are not Indian people of the 1950s and most of them are natural born Machiavelists since they prefer power instead of justice. Thus, it is not certain that Turkish people will care so much about the unjust imprisonment of a deputy and journalist. Secondly, Kılıçdaroğlu himself supported the lifting of parliamentary immunity few months ago and still defends this in accordance with his party programme.[9] This is a very naive stance since Erdoğan does not hide that he wants an unchecked government and many of the pro-Kurdish HDP (People's Democracy Party) deputies were already imprisoned in Turkey including the party leader Selahattin Demirtaş after the removal of parliamentary immunity.[10] Thus, some groups and people might not support Kılıçdaroğlu if they think that this protest march is organized for his own party’s interest and it is not a principle-based democratic positioning. Thirdly, for the large right-wing (Islamists and Turkish nationalists) bloc in Turkey, a political stance that will harm Turkish state in international diplomacy can still be considered as a taboo and Kılıçdaroğlu’s “justice march” might reduce his votes that reached 49 % in the last referendum about the Presidential system. It should not be forgotten that some Islamist groups and secular nationalists also supported him during the referendum and Kılıçdaroğlu nearly doubled his party’s votes in the referendum thanks to their support.

Conclusion
Although there are risks, Kılıçdaroğlu has to continue to walk and oppose; because otherwise, he cannot change the status quo in Turkey and might not even keep his seat as the party leader. For being a game-changer, he should use these crises for keeping his anti-Erdoğan bloc united and alive. Kılıçdaroğlu should also decide and announce soon whether he will be a Presidential candidate against Erdoğan or not in 2019. It is also very clear right now in Turkey that a democracy where the ruling leader and the governing party could not be changed democratically, people lose their confidence toward democracy and anti-democratic tendencies  (coup plots, terrorism, organized crime etc.) increase. Lastly, I can conclude that the arrestation of opposition deputies in Turkey increase the authoritarianism perception of the Turkish government in the world and destabilizes Turkey both politically and economically. 


Assist. Prof. Dr. Ozan ÖRMECİ



8 Haziran 2017 Perşembe

Kemal Girgin’den ‘Ruslarla Kavgadan-Derin Ortaklığa’


Giriş
Yaklaşık 40 sene Türkiye Cumhuriyeti Dış İşleri Bakanlığı’nda görev yapmış değerli bir diplomat olan Kemal Girgin (1932-)[1], Büyükelçilik görevleri sonrasında akademisyenlik ve yazarlık yapmaya başlamış ciddi bir entelektüeldir.[2] Girgin’in en önemli eseri ise, 2014 yılında İlgi Kültür Sanat Yayıncılık tarafından basılan “Ruslarla Kavgadan-Derin Ortaklığa (Son Yüz Senemiz: 1914-2014)” adlı kitaptır.[3] Bu yazıda, bu kitabın yakın tarihe ilişkin bölümleri ana hatlarıyla özetlenecek ve kitapta yer alan bazı fikirler, güncel gelişmeler ışığında tartışılacaktır.

Emekli Büyükelçi Kemal Girgin

Türkiye-Rusya İlişkileri: Tarihsel Miras
512 sayfalık kitap, toplam 5 bölümden oluşmaktadır. Kitaptaki ilk bölüm, “1900 Başlarından Cihan Harbine (1914) Kadar Osmanlı-Rus İlişkileri ve İç Durumları Özeti (1900-1914)” olarak adlandırılmıştır. Bu bölümde, Birinci Dünya Savaşı öncesindeki yıllarda Çarlık Rusya’sı ve Osmanlı İmparatorluğu arasındaki ilişkiler incelenmiştir. Kitabın ikinci bölümü, “İstiklal Harbimiz (Kurtuluş Savaşı) Yılları ve Rusya” olarak adlandırılmıştır. Bu bölümde, Kurtuluş Savaş döneminde gelişen yakın Türk-Rus ilişkileri araştırılmıştır. Kitabın üçüncü bölümü, “II. Dünya Savaşı ve Bitiminde Sovyetler-Türkiye İlişkileri: Dans Duruyor” başlıklıdır. Bu bölümde, İkinci Dünya Savaşı ve sonrasında bozulan Türkiye-Rusya ilişkileri araştırılmıştır. Kitabın dördüncü bölümüne “Soğuk Savaş Dönemi: Karşıt Bloklarda Türk-Rus İlişkileri” adı verilmiştir. Bu bölümde ise, Soğuk Savaş döneminde karşıt kamplarda yer alan Türkiye ve Rusya’nın rekabet temelinde gelişen ilişkileri analiz edilmiştir. Bu tarihsel konular gayet iyi bilindiği ve bu konuda daha önce de birçok kitap ve makale yazıldığı için, bu yazıda sadece kitabın Türkiye-Rusya ilişkilerinde yakın geçmişte yaşanılanları incelediği beşinci bölüm detaylı olarak özetlenecektir.

Ruslarla Kavgadan-Derin Ortaklığa (Son Yüz Senemiz: 1914-2014)

Beşinci Bölüm
Kitabın beşinci ve son bölümünün adı ise “Rusya Federasyonu ve Türkiye ile Çok Boyutlu İşbirliği Hamleleri” şeklindedir. Bu bölümde, son 30 küsur yıllık dönemde Rusya Federasyonu ve Türkiye arasında kurulan yakın ilişkiler incelenmiştir.

Yazara göre; Sovyetler Birliği denen bir tür çok uluslu zoraki imparatorluğun 75 yıllık ömrü sonrasında çöküşünün ardından kurulan Rusya Federasyonu, SSCB sonrasında kurulan 15 yeni devletin birincisi ve temel direği olmuştur. Rusya Federasyonu, büyük çoğunluğu Slav nüfustan oluşan, ancak içerisinde özerk (otonom) cumhuriyet ve bölgelere de yer veren federal bir devlettir. Toplamı 21 gözüken özerk cumhuriyetlerle birlikte, Rusya Federasyonu’nun 142 milyon civarında nüfusu vardır. Ülkenin yüzölçümü ise 17 milyon kilometrekaredir. Ortodoks Slavlar ülkenin en büyük dini grubu iken, 20 milyona yakın Müslüman nüfus sayesinde İslam da Hıristiyanlığın ardından ülkedeki ikinci büyük dindir. Hatta bu sebeple, Rusya, İslam İşbirliği Teşkilatı’na gözlemci devlet olarak da kabul edilmiştir. Komünizmin ardından ülkede adeta bir dini rönesans yaşanmış ve kilise ve camilere gidiş artmıştır.

Boris Yeltsin

Boris Yeltsin dönemi, Rusya Federasyonu’nun Sovyetlerin çöküşü nedeniyle büyük bir şok yaşadığı çok zorlu bir dönem olmuştur. Nitekim Yeltsin, yeni devletin yaşadığı dağ gibi problemleri çözmekte zorlanmıştır. Rusya’nın totaliter bir devletten çok partili demokrasiye geçişi ve bu doğrultuda yapılacak anayasal düzenlemeler, Yeltsin’in yaşadığı en önemli sorunlardan olmuştur. Kumanda ekonomisine dayalı komünist ekonominin piyasa ekonomisine dönüştürülmesi, yeni devletin karşılaştığı ikinci büyük sorundur. Nükleer silahların (füzeler ve atom başlıkları) eski ortak devletlerden geri alınması ve tehlikeli grupların eline geçmemesi için korunması, bu dönemin üçüncü büyük sorunu olmuştur. Diğer Sovyet ülkelerinde yaşayan Rusların durumu da Rusya Federasyonu açısından dördüncü önemli mesele haline gelmiştir. Beşinci ve belki de en önemli sorun ise, komünist sistemde devletin bedava sunduğu elektrik, su, konut, sağlık hizmetleri, eğitim hizmetleri vs. gibi unsurların yeni dönemde paralı hale gelmesi ve bu nedenle halkın sosyoekonomik memnuniyetsizliğinin artmasıdır. Eski sisteme dönmeyi arzulayan komünistlerin meclis ve ordu içerisinde yaptıkları da Yeltsin’in karşılaştığı en önemli zorluklardan olmuştur. Hatta 1992 yılında tankların üzerine çıkan demokrasi yanlısı bir lider olarak ön plana çıkan Yeltsin, o dönemde (1993) Beyaz Ev’in bombalanmasına ve komünist vekillerin hapse atılmasına bile neden olmuştur. Zorluklara rağmen, Yeltsin, bu sancılı 10 yıllık dönemi başarıyla atlatmış ve Rusya’yı komünist bir devletten kapitalist bir devlete dönüştürmeyi başarmıştır. Ancak sağlık sorunlarının artması, alkol bağımlılığının yarattığı endişeler ve yolsuzluk iddiaları nedeniyle, Yeltsin, 1999 yılında iktidarı KGB’den yetişen Vladimir Putin’e bırakmak zorunda kalmıştır. Yeltsin döneminin en önemli mirası, uygulanan “şok terapi” yöntemleri nedeniyle ekonomide çok zengin ve çok fakir iki grubun oluşmasıdır. Ancak oligark denen çok zenginler grubu da son derece küçük bir grup olmuş (birkaç aile ve kişiden oluşan) ve orta sınıf ülkede neredeyse tamamen yok edilmiştir. Yeltsin döneminin bir diğer önemli mirası da, oluşmaya başlayan Çeçenistan Sorunu ve siyasal İslam motifli terör eylemleridir. Bu gibi sorunları çözmek ise, Yeltsin sonrasındaki Başkan Vladimir Putin’e kalmıştır.

Yeltsin döneminde ayrıca dış politikada da iki farklı görüş ve bu görüşleri savunan iki tür grup ortaya çıkmıştır. Atlantikçi veya Batıcılar, bu dönemde Rusya’nın Avrupa ve Amerika Birleşik Devletleri ile yakın ilişkiler kurmasını savunan ve NATO’ya düşman gözüyle bakmayan daha etkili grup durumundadır. Yeltsin de, bu gruba daha yakın olmuştur. Sonradan Putin’i sahiplenecek ikinci grup ise, Avrasyacılar adı verilen milliyetçi gruptur. Bu grup, Avrupa ve ABD’ye düşman gözüyle bakan ve Rusya’nın İran, Hindistan, Çin ve Orta Asya Türk Cumhuriyetleri ile yakın ilişkiler kurarak bölgesinde Sovyetler Birliği gibi yeniden büyük bir güç olmasını savunan Batı karşıtlarından oluşmaktadır. Aslında başlarda Atlantikçi-Batıcı grup güçlüyken, Rusya’nın bu yıllarda yaşadığı sorunlar nedeniyle Avrasyacılar her geçen gün daha da güçlenmiştir. NATO’nun Rusya aleyhine genişlemesi, Çeçenistan ve radikal İslam tehdidi, Yugoslavya’nın parçalanması, Kafkasya’daki etnik gerilimler ve çatışmalar ve Batı dünyasında Rusya’ya yönelik saygısız yaklaşımlar (Bill Clinton’ın Boris Yeltsin’le dalga geçtiği konuşma akla getirilebilir), Rusya’da Avrasyacıların halk desteğini hızla arttırmış ve Putin döneminde onları iktidara getirmiştir. Nitekim hızla toparlanmaya başlayan Rusya, Bağımsız Devletler Topluluğu (BDT) ve Kolektif Güvenlik Örgütü (CSTO) gibi kurumlarla “arka bahçesi” veya “yakın çevre”sinde gücünü yeniden toplamıştır. Putin’in sıklıkla vurguladığı “yakın çevre doktrini”ne göre; Rusya, eski Sovyet ülkelerinde ve Rus nüfusun yaşadığı yerlerde askeri güç kullanabilir ve diğer devletlerin buna müdahil olmasına izin vermez. Rusya, Çin Halk Cumhuriyeti’nin sürüklediği Şanghay İşbirliği Örgütü’ne (ŞİÖ) üye olarak da dış politikasında Avrasyacı açıdan önemli bir açılım yapmıştır. Son gelişme ise, Avrasya Birliği veya Avrasya Ekonomik Birliği denilen ve Rusya’nın liderliğini yaptığı uluslararası kuruluştur. Zaten Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin 5 daimi üyesinden biri olan Rusya, bu örgütler dışında da çok ciddi bir güce sahiptir. Bu konumu sayesinde, Moskova, uluslararası kararları bloke etme gücüne sahiptir. Rusya’nın dâhil olduğu diğer uluslararası örgütler ise; AGİT, ASEAN, Asya İşbirliği Diyaloğu, Karadeniz Ekonomik İşbirliği Teşkilatı, G20, BRICS, Arktik Konseyi, Barents Avro-Arktik Konseyi, APEC, Minsk Grubu, Blackseafor ve Avrupa Birliği-Rusya Ortaklık Konseyi olarak sıralanabilir.

Türkiye-Rusya ilişkileri konusuna geçersek, ilişkilerin kurumsal temelini 1992 tarihli antlaşma oluşturmuştur. Başbakan Süleyman Demirel imzalı bu antlaşma, Türk-Rus işbirliğinin ekonomik alanda önünü açan tarihi bir belgedir. Rusya’nın Sovyetlerden farklı olarak vatandaşlarının yurtdışına çıkışına izin veren bir ülke olması, iki ülke arasında turizm faaliyetlerini geliştirmiş ve Türkiye’de Rusya’ya olan ilgiyi de arttırmıştır. Bu ortamda, Türk ve Rus halkları, birbirlerini daha yakından tanımaya başlamışlardır. Nitekim bu tarihten itibaren, “bavul ticareti” veya “bavul turizmi” adı verilen kişisel girişimlerle başlayan Türk-Rus ekonomik işbirliği, günümüzde son derece gelişmiş bir hâl almıştır. Yeltsin-Demirel ve Yeltsin-Özal görüşmeleriyle başlayan yakınlaşma, Tansu Çiller döneminde de devam etmiş ve bir dönemin korkulu rüyası Rusya, artık Türkiye ekonomisinin önemli bir aktörü ve neredeyse dost bir ülke haline gelmiştir. Çeçenistan Sorunu ve Rusya’nın Müslümanlara yönelik politikaları zaman zaman ilişkilerde sorunlar yaratsa da, bunlar ekonomik ilişkilerin gelişmesini engellememiştir. Nitekim Rusya Başbakanı Victor Çernomirdin’in Türkiye ziyareti ve Aralık 1997’de imzalanan yeni anlaşmalar, ikili ilişkiler açısından yeni bir dönüm noktası olmuştur. Ekonomik ilişkilere bu anlaşmalarla bilimsel işbirlikleri ve enerji projeleri de eklenmeye başlamıştır. Rusya, bu tarihten itibaren özellikle enerji projelerinde işbirliklerini sürekli öne çıkarmaya başlamıştır. Ancak ikili ilişkilerde sorunlar da var olmaya devam etmiştir. Tankerlerin yoğun olarak geçtiği Boğazların konumu, Türkiye’de PKK, Rusya’da Çeçen terörünün yarattığı tepkiler, Türkiye’nin ABD müttefiki olarak Türk Cumhuriyetleri ile ilişkileri ve Rusya’nın Türkiye’nin sorunlar yaşadığı ülkelere yaptığı silah satışları (özellikle S300 ve S400’ler meselesi) en önemli sorunlar olarak belirtilebilir. Başbakan Bülent Ecevit’in 1999 Kasım’ında Moskova’ya yaptığı ziyaret de önemli bir olaydır ve ilişkilerin daha da gelişmesi için uygun altyapıyı sağlamıştır.

Vladimir Putin

İlişkilerin asıl gelişimi ise, Vladimir Putin ve Recep Tayyip Erdoğan (Amerikan basınının ifadesiyle Çar ve Sultan) gibi güçlü, otoriter ve bölgelerinde etkili olmak isteyen iki liderin başa geçmesiyle mümkün olmuştur. Vladimir Putin, 1952 doğumlu ve hukuk tahsili yapmış bir Rus ajanıdır. KGB için uzun yıllar Doğu Almanya’da Dresden’de çalışmış olan Putin, iddialara göre, gençliğinde bir dönem Türkiye’de Aliağa’da da çalışmıştır. Uzun KGB kariyerinin ardından 1990’lı yıllarda ülkesine dönerek Leningrad-St. Petersburg’da önce üniversitede çalışan, sonra da şehrin belediye yönetimine giren Putin, karizmatik yapısı ve sert kişiliğiyle kısa sürede bir lider olarak sivrilmiş ve basamakları hızla çıkarak önce FSB  (Federal İç Güvenlik Teşkilatı) Başkanı (1998), sonra Başbakan (1999), en son olarak da Rusya Federasyonu Devlet Başkanı (2000) olmayı başarmıştır. 1999 yılında Çeçen terörünün azdığı bir ortamda Başbakan olan Putin, sert yöntemleriyle Rus halkından büyük destek almayı başarmış ve terörün kökünü kazımıştır. Bu şekilde şöhret kazanan Putin, 2000 yılı Başkanlık seçimlerine “Yedinstvo” hareketiyle katılarak Başkan seçilmiştir. Yeltsin gibi yaşlı, alkolik ve hasta bir liderin ardından başa geçen atak, gözüpek ve sportif Putin, terörü bitirmesi ve oligarklar ve yolsuzluklarla mücadelesi sayesinde halk nezdinde artık iyice kahraman olmaya başlamıştır. Fakirlikten yaka silken Rus halkının desteğini kazanmak için çok akıllı hamleler yapan Putin, kısa sürede “modern bir Çar” olarak adlandırılmasına neden olacak sınırsız yetkilerin sahibi olmuş ve enerji şirketi Gazprom’la birlikte Rusya’nın dünyadaki en büyük markası haline gelmiştir.

Kemal Girgin’e göre; Putin döneminin ilk yılları, hakikaten de çok başarılı geçmiştir. Rusya’da yolsuzluk ve terör olayları çok azalmış, orta sınıf yeniden oluşmaya başlamış, hem Batı, hem de Doğu ülkeleriyle ticari ilişkiler geliştirilmiş, enerji projeleri sayesinde Rusya’nın gelirleri ve dış siyasetteki gücü artmış ve Rusya, yeniden Sovyetlerin yıkılmasıyla kaybettiği uluslararası saygınlığı kazanmıştır. Putin, ayrıca Türkiye ile de ilişkileri geliştirmiş ve Batı’nın Soğuk Savaş döneminde Rusya karşısındaki en önemli kozu olan bu ülkeyi tarafsız bir konuma getirmeyi amaçlamıştır. Putin yönetimiyle ilk temaslar, 2000 yılında Süleyman Demirel’in Cumhurbaşkanlığı ile başlamıştır. Nitekim Mikhail Kasyanov’un Ekim 2000 tarihli ziyaretinde önemli belgeler imzalanmıştır. Bu dönemin önemli enerji işbirliği konusu ise Mavi Akım projesidir. Ayrıca Bakü-Tiflis-Ceyhan (BTC) petrol boru hattı projesi ve terörle mücadele de ilişkilerin en önemli gündem maddeleridir. 11 Eylül (9/11) vakasından sonra terörle mücadele, tüm dünyada en önemli mesele haline gelmiş ve bu konjonktür, yükselen petrol ve doğalgaz fiyatlarının da sayesinde, Rusya yönetimi ve Putin’i çok önemli bir aktör haline getirmiştir. İki ülke Dış İşleri Bakanları İsmail Cem ve İgor İvanov’un imzaladıkları 16 Kasım 2001 tarihli “Avrasya’da İşbirliği Eylem Planı” da, Erdoğan döneminde gelişecek ilişkilerin önünü açan tarihi bir adımdır.

2002’de sürpriz bir şekilde iktidara gelen AK Parti (Adalet ve Kalkınma Partisi) ve onun İslamcı lideri Recep Tayyip Erdoğan, başlarda ideolojisi nedeniyle Rusya’da endişelere neden olsa da, kısa sürede Putin-Erdoğan dostluğu sayesinde Türk-Rus ilişkilerinin hızla gelişmesini sağlamışlardır. Bu tarihten itibaren, iki ülke arasında temaslar ve ekonomik işbirlikleri inanılmaz bir ivmeyle artmıştır. Ayrıca ilişkiler çeşitlenmiş ve farklı alanları da kapsamaya başlamıştır. Zaman zaman anlaşmazlıklar yaşansa da, 2015-2016 dönemi haricinde ilişkilerde ciddi bir kopma bugüne kadar olmamıştır. Her iki liderin de ekonomi odaklı olmaları ve birbirleriyle ticaret yapmanın önemini kavramaları sayesinde, krizler büyütülmemiş ve kısa sürede aşılmıştır. Putin-Erdoğan kimyası dışında, Abdullah Gül ve Dimitri Medvedev gibi diğer önemli siyasal liderler de Türk-Rus ilişkilerinin gelişmesine önemli katkıda bulunmuşlardır. İlişkilerdeki en önemli gelişmelerden biri ise, hiç şüphesiz Rusya’nın Mersin-Akkuyu’da inşa ettiği nükleer santraldir. Türkiye’nin nükleer güce ulaşabilmesi için gerekli olan bu ilk adımı atmasına Moskova’nın destek olması, Ankara’ya duyulan güvenin göstergesi olarak görülebilir. Artan Türk-Rus evlilikleri ve inanılmaz yoğunlaşan Antalya odaklı turizm faaliyetleri de bu dönemin önemli yenilikleridir. Bu gibi gelişmeler, artık entegrasyonun sadece devlet katında değil, toplum bazında da olmasını sağlamış ve ilişkilerde kopma yaşanmasını iyice güçleştirmiştir. Kültürel ilişkilerde de son yıllarda zirveye ulaşılmıştır. Bu dönemde din adamları arasında bile görüşmeler başlamış, karşılıklı öğrenci sayısı artmış ve her iki ülkede de birbirleri onuruna “kültür yılı” ilan edilmiştir.

Son Sözler Bölümü ve Analizi
Kitabın ayrıca bir de çok dikkat çekici “Sonuçlar ve Son Sözler” bölümü bulunmaktadır. Bu bölümde yer alan konulara özellikle dikkat çekmek isterim. Zira bu iki sayfalık kısacık bölümde, yazar, Türkiye-Rusya ilişkilerinin genel karakteristiğini tanımlamış ve ileride yaşanabilecek bazı sorunlar hakkında öngörülerde bulunmuştur. Buna göre;
  1. İki devlet, tarihsel rekabete rağmen 100 yılı aşkın bir süredir savaşmamışlardır. Ayrıca Kurtuluş Savaşı’nda Rusya’nın Türkiye’ye yardımları nedeniyle Anadolu’daki Rus antipatisi oldukça azalmıştır.
  2. İkili ilişkilerde kuşku olgusunun dozu son yıllarda iyice düşmüştür. Türkiye’de Ruslara yönelik önyargılar da ciddi anlamda azalmıştır.
  3. Nasıl senelerce savaşmış olan Almanya ve Fransa bugün en yakın müttefik oluyorlarsa, benzer bir şansa Rusya ve Türkiye de sahiptirler. Çünkü dünya realiteleri, bu iki ülkeyi dostluğa zorlamaktadır.
  4. Ekonomik ve ticari ilişkiler hızla gelişmektedir. Yakında 100 milyar dolarlık bir büyüme bile olabileceğinden söz edilmektedir. Ancak ticari ilişkiler Rusya’nın lehine gelişmekte ve Türkiye’nin bu ülkeye -özellikle enerji sektöründe- bağımlılığını arttırmaktadır. Rus tarafı, bu açığı turizm ve inşaat sektörüyle kapatmayı düşünmektedir. Ancak asimetrik ilişki biçimi konusunda Türkiye dikkatli davranmalıdır.
  5. Türkiye, doğalgaz ihtiyacının yaklaşık yüzde 60’ını Rusya’dan karşılamaktadır. Ancak Rusya, doğalgazı stratejik ve politik bir silah olarak kullanabilen bir devlettir. Bu nedenle, Türkiye’nin enerji kaynaklarını çeşitlendirmesi gerekebilir.
  6. İki ülke arasında yeni kurulan Sosyal Forum oluşumunun faaliyetleri çok önemli ve gereklidir.
  7. Türkiye, 60 yıldır bir NATO üyesidir. İlişkileri kurgularken, bu unsuru unutmamak gerekir.
  8. Rusya ve Türkiye liderleri (Putin-Erdoğan) arasında iyi bir uyumun söz konusu olması önemli bir artıdır.
  9. Türkiye’de Avrasyacılık düşüncesi zayıftır; Avrupacılık ve Transatlantikçilik daha güçlüdür. Ancak Avrasyacı çalışmaları da arttırmak gerekir.
  10. Rusya ve Türkiye’de basın-yayın kuruluşları, halklar, aydınlar ve siyasetçiler ilişkileri bozmamak ve halkları düşman etmemek konusunda dikkatli ve sorumlu davranmalıdırlar. Zira sağlam ilişkiler kurgulamak ve toplumsal güveni tam olarak sağlamak, daha uzun yıllar alacak bir süreçtir. Umulmadık gelişmeler, yıllarca sürecek çalışmalara ihtiyaç duyulmasına neden olabilir. Nitekim yazarın bu kitaba dâhil edemediği 2015 yılındaki Rus jetinin düşürülmesi olayı, 2016 yılında Rusya’nın Ankara Büyükelçisi Andrei Karlov’un öldürülmesi hadisesi ve bu sene içerisinde Rus uçaklarının Suriye’de Türk askerlerini şehit etmesi gibi olaylar, iki tarafta da büyük tepkilere neden olmuş ve ilişkileri ciddi anlamda sarsmıştır. Her ne kadar son aylarda ilişkiler düzeltilse de, kriz öncesindeki güven ortamı henüz söz konusu değildir. İlişkilerin bu kadar kırılgan olması, ne kadar kaygan bir zeminde ilerlendiğinin açık kanıtıdır. Bu nedenle, Türk-Rus ilişkilerinin sağlam temellere oturması daha uzun yıllar alabilir.
Sonuç
Son olarak, ilişkilerdeki en önemli sorunları da sıralamak gerekir. Rusya’nın Suriye’de kitlesel katliamlara neden olan Beşar Esad yönetimine desteği, ilişkilerdeki şu an için en büyük sorundur. Ancak bu konu, savaşın bitmesiyle birlikte bir dengeye gelerek -karşılıklı adımlarla- kolaylıkla çözülebilir.

Rusya’nın Dağlık Karabağ Sorunu ve Azerbaycan-Ermenistan ilişkileri konusunda benimsediği Türk karşıtı duruş da bir diğer önemli sorundur. Her ne kadar Türkiye kendi ulusal çıkarlarını savunan bir ülke olsa da, Türklük bağı ile destek verdiği Azerbaycan’a yönelik Moskova’dan kaynaklanan haksız ve kötü muamele, Türk halkında ve devlet katında tepkilere neden olmaktadır. Rusya’nın uluslararası hukuk kurallarına uygun davranmaması, bu ülkeye yönelik güveni de sarsmakta ve ikili ilişkilerde kuşkucu bir zemin yaratmaktadır. Bu nedenle, Rusya’nın Karabağ politikası da ikili ilişkilerde ciddi bir sorundur ve bu konunun çözümü de maalesef kolay gözükmemektedir.

Orta Asya Türk Cumhuriyetlerine yönelik politikalar konusunda da Ankara ile Moskova arasında zaman zaman rekabet durumları ortaya çıkabilmektedir. Türk Cumhuriyetlerinin bağımsız ve güçlü devletler olmalarını destekleyen Ankara, Rusya’nın bu ülkelere yönelik bazı baskıcı politikalarından ve uygulamalarından rahatsızdır.

Rusya’ya doğalgaz açısından bağımlı hale gelinmesi de (son büyük proje Türk Akımı'dır) Ankara koridorlarında stratejik düşünceye vakıf kimseleri son yıllarda rahatsız etmeye başlamıştır. Bu nedenle, Ankara, enerji kaynaklarını çeşitlendirmek ve Rusya’nın doğalgazı geçmişte Ukrayna’ya yaptığı gibi stratejik bir unsur olarak kullanabilmesini engellemek amacındadır.

Karadeniz bölgesi de ikili ilişkiler açısından bir diğer işbirliği, ama aynı zamanda da rekabet alanıdır. Karadeniz’de Rusya’nın hâkim güç olması ve son Kırım hamlesiyle artık Türkiye’yi adeta kuşatması, Ankara’daki jeopolitik algılamalarda zaman zaman endişelere neden olmaktadır. Zira NATO üyesi olan Türkiye, Moskova’nın her zaman iyi niyetle hareket edebileceği konusunda güvensizdir. Bu anlamda, ekonomik ilişkilerin yoğunlaşması ve kopmayı engelleyecek noktaya gelinmesi, güveni iyice arttırabilir.

Son olarak, Rusya’nın otoriter siyasal kültürü ile Türkiye’nin Batı ve İslam arasında şekillenen siyasal kültürü arasında da zaman zaman ciddi uyumsuzluklar ortaya çıkabilmektedir. Türkiye’nin Rusya’ya kıyasla Batı ile çok daha entegre bir ülke olması (NATO ve Avrupa Konseyi üyesi ve Avrupa Birliği üyelik süreci devam ediyor), bu iki ülke arasında anlayış farklarına neden olmaktadır. Her ne kadar güçlü liderlik her iki ülkede de halklar tarafından benimsense de, Türkiye’de muhalefete yönelik baskılar büyük tepkilere neden olabilmektedir. Bu nedenle, anlayış ve kültür farkları da ilişkilerdeki bir diğer zorlayıcı unsurdur.

Yrd. Doç. Dr. Ozan ÖRMECİ



Kurdistan is ready for Independence Referendum


What is expected and spoken finally happened and the President of the Kurdistan Regional Government of Iraq and the leader of Kurdistan Democratic Party (KDP), Mr. Masoud Barzani, yesterday announced that an independence referendum will be hold on September 25, 2017.[1] Kurdish Islamic Party (Komal) and some representatives of other parties also made press declarations in support of Barzani’s decision.[2] Hemin Hawrami, senior advisor to President Barzani, claimed that there will a simple “yes or no” question about Kurdish independence and Kirkuk, Khanqin, Sinjar (there is PKK presence here) and Makhmor regions will also be included to referendum.[3] Kurdistan will also organize a parliamentary election on November 5, 2017 in order to convene the dissolved parliament. Kurdish officials insist that the referendum will be binding and that is their natural right whereas Baghdad still remains silent. However, previously Kurdish officials told Reuters that a possible independence referendum would be legally non-binding and would mostly serve to strengthen Erbil’s hand when it comes to direct talks with Baghdad on greater autonomy or a path to eventual independence.[4] One thing is certain; there will be a binding or non-binding independence referendum in Kurdistan Regional Government on September 25, 2017. Then, what could be potential outcomes of the Kurdish independence referendum? What will be Turkey and Iran’s reactions? I’ll try to give answers to these questions in this piece.

Iraqi Kurdistan map

Until now, Turkish state and media remained silent about Kurdish declaration of independence referendum. Turkish media is so busy with the Gulf (Qatar) crisis and Turkish football player Arda Turan’s decision to quit the national team! On the other hand, Turkish parliament ratified a new law yesterday about deploying military troops to Qatar.[5] It seems like Turkish state and media tries to attract Turkish people’s attention to other areas in order to prevent ultra-nationalist reactions. This might be a good strategy; but if the Kurdistan will become an independent state in the near future, there will probably more reactions coming from the secular nationalist circles. Iranian foreign minister Mohammad Javad Zarif was also in Turkey yesterday.[6] Although the press pointed out the Gulf crisis as the main reason of this visit, I think that -behind the closed doors- Kurdish independence and Syrian civil war was also discussed between Zarif and his Turkish counterpart Mevlüt Çavuşoğlu.

The idea of a Kurdish state was a taboo in Turkey until recently, but nationalist reactions seems very much reduced in recent years. It is also a probability that the Turkish state might use the Fetö case (Fethullah Gülen community case about the last year’s military coup attempt) as a mechanism to punish ultra-nationalist groups during this process if they become so critical about the government. So, in any case, it seems like Turkish reaction to Kurdish independence will not be very reactive and will rather be limited. However, there might be reactions about the status of Kirkuk and the future of Kurdistan after the referendum. Kurdistan Regional Government claimed Kirkuk’s control in April 2017 and Kurdistan flags were started to be displayed in official buildings afterwards.[7] However, Kirkuk is a multi-ethnic city with Kurdish, Turkmen and Arab population living together for long decades. It should be remembered that Turkish President Recep Tayyip Erdoğan previously announced that Kirkuk could not be under the control of KRG and Turkey will never accept Kirkuk’s capture by the Kurds.[8] So, Kirkuk issue will continue to be a major disagreement between Turkey and Iraqi Kurds.

The future of Kurdistan will also be an important point which might lead to disaccord between Turkey and Kurds. Although he did not say it openly, Turkish President Erdoğan might have an idea of annexing Kurdistan region as an autonomous part of Turkey -by another referendum after independence- in the future if Kurds decide to break away from Iraq. This can be even beneficial for both sides; Kurds might better protect themselves better against ISIS and possible threats from other countries under Turkish military’s protection. Turkey also might calm down its people by annexing Kurdistan as an autonomous region. President Erdoğan will then have the chance to suppress the ultra-nationalist critics by saying that “we have completed what Atatürk has started and now the Misak-ı Milli (National Oath) borders are completely reclaimed”. This move can also boost Turkish economy with Turkish businessmen engaging in construction business and other industries in the newly developing Kurdistan region. American and British companies operating in Kurdistan can also be comfortable about Turkish military’s protection since the break-up scenario is still very dangerous for free-market although they might prefer an independent Kurdistan. However, Kurds might not be very happy to choose autonomy under Turkey to full independence since they worked hard and fought for long years to get their own state. But for sure, if the independence scenario turns into nightmare with possible ISIS and Baghdad (Sunni Arab) attacks and Iranian and Turkish reactions, autonomy under Baghdad or Ankara can still be more attractive for Kurds. In any case, the first step will be the independence referendum and Erbil’s negotiations with Baghdad. If this first step is made, then unification with Turkey or other scenarios might be discussed.

Iran on the other hand will be another major player that will be influential about the future of Kurds. Iran until now did not support Kurdish independence in Iraq. Considering the huge effect of Iran over Shiite Arabs in Iraq and other Arab countries, one might easily think that Iran might support the break-up of Iraq. However, since Tehran considers Kurdistan Regional Government as a close American ally and a pro-Israeli actor, Iran will not support Kurdish independence. Moreover, Tehran might even try to arm Shiite Arabs in Iraq in case of Kurdish independence. Iran has always been closer to Talabani and PUK (Patriotic Union of Kurdistan) in Kurdistan and they have a distanced relationship with Barzani and current Kurdish political elite. So, Iran’s reaction will probably be negative about the Kurdish independence. However, Iran’s direct military reaction seems an unlikely outcome of the possible Kurdish statehood. Rather, as I said earlier, Tehran might support Shiite Arabs and Talabani groups in order to prevent Kurdish independence.

We are living in a historic period and the Iraqi Kurds’ future will be determined in the next few years. In my opinion, three possible scenarios are like this: 1-) an independent Kurdish state, 2-) an autonomous Kurdistan region as a part of Iraq like today, and 3-) an autonomous Kurdistan region attached to Turkey. Since Mr. Masoud Barzani knows the failure of his father Mullah Mustafa (Mustafa Barzani), he should be very clever and careful about his next steps.

Assist. Prof. Dr. Ozan ÖRMECİ